TÜRK DIŞ POLİTİKASI

Dış politika: bir devletin başka devletlerle olan ilişkilerini oluşturan ilkelerdir.
Günümüzde de geçerliliği devam eden Lozan Barış Antlaşması’nın ardından stratejik önemi artan Türkiye, sağlam temellere dayalı bir dış politika izlemeye başlamıştır. Bu yeni dönemde Lozan’dan geriye kalan sorunların çözülmesi ve Lozan'da alınan kararların uygulanması ile Atatürk’ün söz ve düşünceleri dış politikaya yön vermiştir (Özellikle de “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi düşüncesi). Bu politika, her şeyden önce ülke sınırlarını korumaya yöneliktir. Bu nedenle Lozan ile belirlenen sınırlarımızda çok az değişiklik yapılarak günümüze gelinmiştir. Türkiye, uluslararası toplantılar ve ziyaretlerle dünya devletleri ile iyi ilişkiler kurmuştur.
Atatürkçü düşünce sisteminde dış politikanın dayandığı temel ilkeler şunlardır:
Barışçıdır: Türkiye, Atatürk'ün "Yurtta Barış, Dünyada Barış" ilkesi çerçevesinde, devletlerarası sorunların çözümünde eşitliğe dayanan dostluklar ve ittifaklar kurmayı amaçlar. Milli sınırlarımız içinde kalmak esastır. Atatürk, "Barış, milletleri refah ve mutluluğa eriştiren en iyi yoldur." sözüyle barışçı politikaların tüm dünyanın mutluluğu için şart olduğunu belirtmiştir.
Bağımsızdır: Ülkemiz bağımsızlığını her şeyin üstünde tutarken, diğer devletlerin dış politikalarından ve yönetim sistemlerinden etkilenmez. Atatürk, bağımsızlığımıza saygı gösterilmesini diplomatik ilişkilerde ön şart olarak belirlemiştir. Devlet için bağımsızlık kelimesinin karşılığı hayattır. Bağımsızlığı olmayan bir devlet, gerçek manada bir devlet değildir.” Sözüyle bağımsızlığın önemini vurgulamıştır.
Gerçekçidir: Dış siyasette Türkiye dünyadaki siyasi ve ekonomik gelişmeleri göz önünde bulundurarak gerçekleştirmeyi amaçladığı hedeflere yönelir. Atatürk bu durumu "Efendiler, büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar gibi görünen sahtekâr insanlardan değiliz." Sözüyle açıklamıştır.
Hukuka Bağlıdır: Devletlerarasındaki meselelerin hukuki yollardan, diplomasi yoluyla ve eşitlik ilkesi ile çözümlenmesi, Türkiye'nin benimsediği bir yoldur. Atatürk, "Dış siyasetimizde başka bir devletin hukukuna tecavüz yoktur." diyerek devletlerarası ilişkilerde hukuka saygının esas alınacağını belirtmiştir.
Milli Güce Dayalıdır: Türkiye, ülke menfaatlerini ve kendi halkını dikkate alan, bilim ve teknolojiyi rehber kabul eden milli bir dış politika takip eder. Atatürk, “Dış siyaset bir toplumun iç bünyesi ile sıkı şekilde ilgilidir. Çünkü iç bünyeye dayanmayan dış siyasetler daima mahkûm kalırlar.” diyerek milli güce dayanmayan dış politika faaliyetlerinin başarısız olacağına dikkat çekmiştir.

Atatürk döneminde belirlenen dış politikamızın temel esasları günümüzde de geçerliliğini sürdürmektedir.




Yabancı Okullar Türkiye'ye Bağlanıyor
Avrupalı devletler Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde ülkenin pek çok yerinde okullar açmışlardı. Osmanlı Devleti tarafından denetlenmeyen bu okullarda genellikle azınlıkların çocukları eğitiliyordu. Bu okullarda bir taraftan misyonerlik faaliyetleri yapılıyor, bir taraftan da ayrılıkçı düşünceler işleniyordu. Ders kitaplarında Türkler aleyhine yazılar yer alıyordu. Nitekim 19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nden bağımsız olmak için çıkartılan azınlık isyanlarının elebaşları bu okullarda okuyan kimselerdi.
Kavram Bilgisi - Misyonerlik: Yabancı okullar sorununda Türkiye'yi en fazla tedirgin eden konu misyonerlik faaliyetleriydi. Misyon, Latince kökenli "göndermek" fiilinden gelir Misyonerlik, amaçlı olarak din yayıcılık ve dünyanın Hıristiyanlaştırılması hareketidir.
Atatürk, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında yabancı okulların zararlı faaliyetlerini yakından görmüştü. Bu nedenle meseleyi Lozan Barış Görüşmeleri’nde bir çözüme kavuşturmak istiyordu. Lozan Barış Antlaşması’nda yabancı okulların Türk hukuk kurallarına uymak şartı ile çalışabilecekleri kararı alınmıştı. Tevhid-i Tedrisat ile de yabancı okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na başlanmıştı.
NOT: Lozan'da yabancı okulların Türk milli eğitim sistemine bağ¬lanması kararlaştırılmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile de bu durum pekiştirilmiştir.
Türk Hükümeti, 1925’de yabancı okulların çalışmalarını milli menfaatlerine uygun olarak yeniden düzenledi. Buna göre,
Yabancı okullarda okutulan Türkçe, Coğrafya ve Tarih dersleri Türk öğretmenler tarafından okutulacak.
Yabana okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olacak, program ve eğitimleri bakanlığın belirleyeceği esaslara göre yürütülecek.
Yabancı okullar Milli Eğitim müfettişleri tarafından denetlenecek.
Ders kitaplarında Türklük aleyhinde bilgiler olmayacak.
YORUM: Bu düzenlemeler Türk hükümetinin milli kültürün korunmasına önem verdiğini göstermektedir.
Türk Hükümeti'nin aldığı kararlar, Fransa ve İngiltere başta olmak üzere yabancı devletlerin tepkisine yol açtı. Ancak Atatürk, “Türkiye'de bizim okullarımızın sahip olmadıkları ayrıcalığa, yabancı okulların sahip olması kabul edilemez” sözüyle bu düzenlemelerin Türkiye'nin iç meselesi olduğunu belirterek yabancı devletlerin karışmasına izin vermedi. Alınan kararlara uymayan okullar kapatıldı. Geri kalan okullar, kapatılma tehlikesi karşısında, alınan kararlara uymak zorunda kaldı.
YORUM: Türkiye Cumhuriyeti'nin bu tutumu, bağımsızlık ve egemenlik haklarından taviz vermediğini göstermektedir.
Yabancı okulların devlet denetimine alınması,
 Türkiye'nin bütünlüğünü, Türk kültürüne aykırı eğitimin önlenmesini
 Toplumda kültür çatışmalarına neden olan farklılıklara son verilmesini sağlamıştır.
Böylece Türkiye bu sorunu bağımsız bir devlet olarak kendi kanunları çerçevesinde çözümlemiş oldu.

Musul Hangi Devletin Olacak?
19. yüzyılın sonlarında stratejik bir enerji kaynağı olan petrol giderek önem kazandı. En önemli petrol rezervlerinden biri de Osmanlı Devleti'nin bir parçası olan ve Misakı milli sınırları içindeki Musul vilayetinde idi. Batılı devletlerin bu enerji kaynağına duydukları ihtiyaç Osmanlı topraklarına olan ilgilerini daha da artırmıştı. Bu nedenle Musul Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda İngiltere tarafından işgal edildi (Musul, Mondros’tan sonra Osmanlı Devleti’nin işgal edilen ilk toprağıdır). Musul'un işgali, devletlerarası hukuk kurallarına aykırı olarak Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra gerçekleştirilmişti.
Yer Bilgisi – Musul: Osmanlı hâkimiyetinin son yüzyılında Musul vilayeti 91 bin km arazi üzerinde 350 bin kadar nüfus barındıran bir yöreydi. Musul bölgesini de içine alan Mezopotamya'nın stratejik önemini, çeşitli ulaşım yolları üzerinde bulunması göstermektedir. Arabistan Yarımadası ve Doğu Akdeniz ülkelerini karadan Orta doğu ve Uzak Doğuya bağlayan yolların üzerinde bulunması buraya ayrı bir önem katmaktadır. 19.yüzyılın sonlarında petrolün bulunduğu alanlardan biri Musul'du. Bu yüzden Musul, büyük devletlerin Orta Doğu'da petrol arama ve işletme imtiyazları için birbirleriyle yarıştıkları bölge olmuştur.
Türk heyeti, Lozan Konferansı'nda "Halkın çoğunluğunun Türk olması" nedeniyle, Musul'un Türkiye sınırları içerisinde kalması gerektiğini öne sürmüştü. Musul'un “petrol bakımından zengin bir bölge olması” nedeniyle İngiltere bölgenin kendi sömürgesi olan Irak’a ait olduğu fikrinde direndi. Hatta İsmet Paşa Musul'da halk oylaması yapılmasını istedi. Ancak bu teklif İngiliz delegesi tarafından "Bölge halkının oy verme alışkanlığı yoktur." gerekçesiyle reddedildi.
Türkiye ile İngiltere bu konuda anlaşamayınca Musul sorununun Lozan Konferansı’ndan sonra, Türkiye ile İngiltere arasında dokuz aylık bir sürede yapılacak görüşmelerle çözümlenmesi kararlaştırıldı. Eğer bu ikili görüşmelerde sonuç alınamazsa mesele Milletler Cemiyetinin vereceği karara göre çözümlenecekti.
Musul Sorunu ile ilgili görüşmeler 19 Mayıs 1924’de İstanbul'da başladı. Ancak taraflar Lozan Konferansı'ndaki tutumlarını sürdürdükleri için ilerleme sağlanamadı. Hatta İngiltere Musul konusundaki isteklerini artırmakla beraber Hakkâri’nin de Irak sınırları içine dâhil edilmesini istedi. İkili görüşmeler sonunda çözülemeyen Musul meselesi, Milletler Cemiyeti'ne götürüldü. Türkiye'nin henüz daha üyesi olmadığı Milletler Cemiyeti, içindeki en güçlü üye İngiltere'nin etkisiyle, Musul'un Irak'a katılması gerektiğini belirtti.
Türkiye, Milletler Cemiyeti'nin bu haksız kararını kabul etmedi. Sorunu çözebilmek için askeri harekât düzenlemeyi kararlaştırdı. Ancak o dönemde gerçekleşen bazı iç (Özellikle Şeyh Sait İsyanı (Diyarbakır çevresi) ile Nasturi (Doğu Süryanileri – Hakkâri çevresi) Ayaklanması) ve dış gelişmeler Türkiye’yi zor durumda bıraktı. Türkiye Cumhuriyeti'nin askeri harekâtını engelledi. Yeni bir savaş çıkmasını istemeyen Türkiye, Milletler Cemiyeti'nin kararına uyarak İngiltere anlaşma yoluna gitti.
Not: İngilizler, Türkiye’nin Musul meselesini çözmede askeri güç kullanma ihtimaline karşılık arada tampon bölge durumunda olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Şeyh Sait İsyanını kışkırttılar.
5 Haziran 1926 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması’yla Musul, İngiltere’nin mandası altındaki Irak'a bırakıldı. Buna karşılık 25 yıl süreyle Irak’ın petrol gelirlerinden %10'luk bir pay Türkiye'ye verilecekti. Türkiye daha sonra bu hakkı İngiltere'ye olan Osmanlı dış borçlarının silinmesi şartıyla 500 bin sterlin karşılığında İngiltere'ye devretti. Ankara Antlaşması ile Türkiye - Irak sınırı çizilerek Musul sorunu çözümlendi. Misak-ı Milli'den ikinci taviz verildi (ilk taviz Batum’du). Sorunun çözülmesinin ardından Türk – İngiliz ilişkileri düzelmeye başladı.
NOT: Mustafa Kemal Musul meselesinin çözümü sürecinde izlenecek metodu şu sözü ile ifade etmişti. "İç politikada başarılı olamayan dış politikada başarılı olamaz." Cumhuriyet rejimini tehdit eden Şeyh Sait İsyanı'nın bastırılmasına öncelik verilmesi Musul sorunun Misakı millîye aykırı olarak çözümüne yol açmıştır.

NOT: Türkiye, Musul sorununun çözülmesinde dış politika esasları çerçevesinde barışçı ve hukuka bağlı bir siyaset izlemiştir.

Yunanistan ile Nüfus Mübadelesi (Değişimi)
Lozan Antlaşmasına göre, Türkiye’de kalan Rumlarla, Yunanistan’da kalan Türkler karşılıklı yer değiştirecekti. Batı Trakya’daki Türklerle, İstanbul’daki Rumlar bu değişimin dışında bırakılmıştı. Bunun için Türk ve Yunan temsilcilerinden oluşan bir komisyon, 1923 yılında çalışmalarına başladı.
Ancak Yunanistan’ın İstanbul’da daha fazla Rum bırakmak istemesi üzerine ilişkiler gerginleşti. (30 Ekim 1918’den önce İstanbul ili sınırı içine yerleşenler yerleşik sayılıyordu. Yunanlılar ise bütün Rumların yerleşmiş sayılması gerektiği üzerinde duruyordu.) Sorun Milletler Cemiyeti’ne götürüldü ama yine de çözülemedi. Yunanistan, Batı Trakya’daki Türklerin mallarına el koydu ve buralara Rumları yerleştirmeye başladı. Buna karşılık Türkiye de İstanbul’daki Rumların mallarına el koyunca durum daha da gerginleşti.
Savaş tehlikesinin belirdiği bir dönemde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün dostluk girişimleri ve Balkanlarda bir ittifak sistemi kurma çabaları sorunun çözülmesine yardıma oldu. 10 Haziran 1930 tarihinde yapılan Dostluk ve Uzlaşma Antlaşması ile yerleşme tarihine bakılmaksızın İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türkleri etabli (yerleşik) sayıldı.
Antlaşmanın ardından Yunan Başbakanı Venizelos Türkiye’ye geldi, ertesi yıl da İsmet İnönü Yunanistan’a gitti. Türkiye ile Yunanistan arasındaki dostluk ilişkileri 1954 yılında meydana gelen Kıbrıs sorununa kadar devam etmiştir.
Nüfus mübadelesi sorununun çözülmesi,
Türkiye ile Yunanistan arasında karşılıklı iyi ilişkiler kurulmasına
Balkan Antantı'nın yapılmasına ortam hazırlamıştır.

Dış Borçlar Meselesi
Osmanlı, tarihte ilk dış borcunu 1854’te Kırım Savaşı sırasında İngiltere’den almıştı. Sonraki yıllarda diğer devletlerden de alınan ve sürekli hale gelen bu borçların ödenmemesi Lozan’da sorun teşkil etmişti. Osmanlı’dan kalan borçlar, Lozan Antlaşmasına göre, Osmanlı’dan ayrılan devletlere bölünmüştü. Türkiye Cumhuriyeti’ne düşen payın ise taksitler halinde ödenmesi kararlaştırılmıştı.
1929’da görülen dünya ekonomik bunalımı, Türkiye’yi de olumsuz etkiledi ve Türkiye, Fransa’ya olan borcunu gerektiği gibi ödeyemez hale geldi. Bu durumdan dolayı Fransa ile bir müd¬det gerginlik yaşandıysa da; sorun 1930 yılında karşılıklı görüşmeler sonucunda çözüldü. Türkiye borçların anaparasını 1954'e, faizlerini ise 1984'e kadar ödedi.

Boğazlarda Söz Türkiye'nin
Osmanlı Devleti, dünyanın en önemli su geçitleri arasında sayılan İstanbul ve Çanakkale boğazlarına yüzyıllarca egemen olmuştu. Ancak Osmanlı Devleti'nin gücünü kaybetmesi sonucunda Boğazlar üzerindeki Türk egemenliği de zayıflamıştı.
Lozan Barış Antlaşması ile Boğazlar askerden arındırılmış ve Boğazların yönetimi uluslararası bir komisyona bırakılmıştı. Bu durum Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki egemenlik haklarını sınırlandırmaktaydı. Bu durum, Türkiye'nin güvenliği açısından olumlu sayılmazdı ama Milletler Cemiyetinin Dünyada barışı koruyacağı ve silâhsızlanmaya gidileceği düşünüldüğü için boğazlarla ilgili bu şartlar kabul edilmişti.
1930'lu yıllardan itibaren bazı devletlerin (özellikle İtalya ve Almanya’nın) silahlanma yarışına girmesi ve dünya barışını tehdit eden gelişmeler (Almanya'nın hızla silahlanması, İtalya'nın Habeşistan'ı işgali, Japonya'nın Mançurya'ya saldırması gibi) karşısında Milletler Cemiyeti'nin yetersiz kalması, silahtan arındırılmış Boğazların güvenliğini tehlikeye düşürdü.
Türkiye, yeni bir dünya savaşının belirtilerinin ortaya çıktığı bu dönemde kendi güvenliği için Boğazları silahlandırmayı ve Boğazların yönetimini üstlenmeyi istiyordu. Bu amaçla Lozan Antlaşması'nı imzalayan devletlere başvurdu. Çıkarları zedelenen Sovyet Rusya’nın itirazlarına rağmen İngiltere’nin desteğini alan Türkiye'nin isteğiyle İsviçre'nin Montreux (Montrö) şehrinde bir konferans toplandı. Bu konferansa Türkiye, Bulgaristan, Romanya, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Japonya, Yunanistan ve Yugoslavya devletleri katıldı. Konferans sonunda Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı (20 Temmuz 1936).
Montrö Sözleşmesinin Önemli Maddeleri
Lozan Antlaşmasında kurulan Boğazlar Komisyonu kaldırılarak bütün yetkileri Türkiye Cumhuriyeti'ne devredilecektir.
Boğazların savunması Türkiye'ye bırakılacak, Türkiye Boğazların her iki yakasında asker bulundurabilecektir.
Ticaret gemilerinin her iki yönde Boğazlardan geçişi serbest olacaktır.
Savaş gemilerinin geçişi tamamen Türkiye’nin takdirine bırakılmıştır.
Türkiye, savaşa girer veya bir savaş tehlikesi ile karşılaşırsa Boğazlan istediği gibi açıp kapatabilecektir.
Montrö Boğazlar Sözleşmesinin Sonuçları
Türk Devleti'nin egemenlik haklarını sınırlayıcı hükümler kaldırıldı.
Boğazlar Sorunu Misak-ı Milli’ye uygun olarak çözüldü.
Türkiye'nin Doğu Akdeniz’deki sınır güvenliği arttı.
Türkiye'nin uluslararası alanda önemi ve saygınlığı arttı.
Türkiye, İngiltere ile yakınlaşırken; Sovyet Rusya ile olan ilişkileri cumhuriyet döneminde ilk defa bozuldu.
NOT: Boğazlarda Türk egemenliğinin sağlanmasında Atatürk'ün dış politikada barışçı ve uluslararası hukuka bağlı kalarak diplomasi yoluyla hareket etme esasları etkili olmuştur.
NOT: Montrö Boğazlar Sözleşmesinin yürürlük süresi 2O yıldı. Ancak bu sürenin bitiminden en az iki yıl önce, taraflardan hiçbiri sözleşmenin iptalini istemezse sözleşme kendiliğinden yürürlükte kalacaktı. Yürürlük süresi 1956'da sona erdiği hâlde iptali istenmediği için sözleşme günümüzde de yürürlüktedir