RÖNESANS

Rönesans, XV. ve XVIX yüzyıllarda edebiyat, sanat ve ilim alanında Avrupa'da görülen kalkınma ve gelişme hareketleridir. Bu da İlkçağ bilgilerinin incelenmesi ve yenilenmesiyle mümkün olmuştur. Rönesans, insanların Ortaçağın cehalet ve taassubundan kurtularak tabiata dönmeleri ve hakikatleri anlayarak düşüncelerini değiştirmeleridir. Rönesans'ın parolası tabiata dönüştür. Fakat Rönesans denince daha ziyade yeni bir sanatın gelişmesi mânası anlaşılır.

Rönesans kelime mânasıyla yeniden doğuş demektir. Yalnız îlkçağdaki Yunan ve Roma medeniyetlerinin Ortaçağda ölmüş olduğu kabul edilemez. Ortaçağlarda da Avrupa'da bir edebiyat ve sanat vardır. Rönesans daha ziyade bir uyanıştır.
Diğer taraftan eski Yunan ve Roma medeniyetlerinin (Antikite) sanat, edebiyat ve ilim eserleri incelenmiş ve onlardan faydalanılmış olmakla beraber, bunlar, körükörüne kopya edilmemiştir. Rönesans eserleri ayrı bir özellik gösterir. Bu bakımdan Rönesans Antikite'ye dönüş de demek değildir.
RÖNESANSIN SEBEPLERİ
Eski Yunan ve Roma edebiyat, felsefe, ilim ve sanat eserlerinin incelenmesi, bu eserlerin üniversitelerde okutulması;
Matbaanın icadı ve kâğıdın bol miktarda yapılması sayesinde yeni buluş ve düşüncelerin kolayca herkes tarafından öğrenilmesi;
Coğrafya keşifleri sonunda Avrupada edebiyat ve sanat eserlerinden zevk alan bir sınıfın meydana gelmesi;
Bu zamanda Avrupa'da şair, edip ve sanatkârları koruyan ve kendilerine Mesen denilen kimselerin bulunması;
Türklerin İstanbul'u zaptetmeleri üzerine bir kısım Yunan bilginleri İtalya'ya gitmişlerdi. Bunlar o zaman Avrupa'da unutulmuş olan eski Yunancayı İtalyanlara öğreterek klâsik eserlerin okunmasına ve bu sayede Rönesans Ve Hümanizmanın gelişmesine yardım etmiş olmalarıdır.

RÖNESANS'IN İTALYA'DA OLUŞUNUN SEBEPLERİ

Tarihî Sebep: İtalya Büyük Roma İmparatorluğunun ve medeniyetinin merkezi olduğu için burada İlkçağın birçok sanat eserleri bulunmakta idi. Romalılar Yunan sanat eserlerinin birer kopyalarını memleketlerinde yapmışlardı. Eski Yunan ve Roma sanatının izlerini en çok burada bulmak mümkündü. Kazılarla yüksek değerde olan eski eserler ve anıt*lar meydana çıkarılmıştı. İtalya Antikite eserleri bakımın dan diğer Avrupa ülkelerinden çok daha üstün bir durumda idi.
İtalya'nın coğrafî durumu:İtalya'nın Akdeniz'in tam ortasında bulunması, İtalyanlara her bakımdan çok önemli imkânlar sağ*lamıştır. İtalyanlar İlkçağda ve Orta*çağda Akdeniz medeniyetleriyle yakından temas etmek fırsatını bulmuşlardır.
İslâm medeniyetinin tesiri: Coğrafî durum, İtalyanlara İslâm medeniyetiyle sıkı bir temas temin etmek imkânını vermiştir. İslamların İspanya ve Sicilya'da açtıkları medreselere Avrupalılar da devam ederlerdi. Araplar, eski Yunan edebiyat ve felsefe eserlerini kendi dillerine tercüme etmişler ve bunun üzerinde incelemeler yapmışlardı. Avrupalılar ilk defa Antikite eserlerini Araplardan öğrenmiş oldular.
Ekonomik sebep: Bu zamanda Akdeniz ticaretini ellerine geçiren İtalyan şehirleri çok zenginleşmişlerdi. Diğer taraftan Roma'da bulunan Papalığa Avrupa'nın dört bir tarafından servet geliyordu. İtalya'da refah artmıştı. Sanat ve fikir adamları korunuyordu.
Siyasî sebep: İtalya parçalanmış bir durumda olmakla beraber Kuzey İtalya halkının geniş ölçüde siyasî haklan ve hürriyetleri vardı.
İTALYADA RÖNESANS HAREKETLERİ

Edebiyatta Rönesans (Hümanizma): İlkçağların Yu*nan ve Lâtin edebiyat ve dillerinin bilginleri demek olan Hüma*nistler, XV. ve XVI. yüzyıllarda bu klâsik edebiyat eserlerini inceleyerek ve açıklamalar yaparak yayınlarda bu*lundular. Matbaanın icadı onların çalışmalarını kolaylaştırdı. Daha önce el ile yazıyorlardı. Papaların ve prenslerin yardımlarıyla akademiler ku*ruldu. Hümanizmanın ilk merkezi Floransa'dır. Yunanca ve Lâtincenin öğrenilmesi ve bu dillerle yazılı eserlerin incelenmesi neticesinde Antiki*teyi daha iyi tanımak merakı uyandı. İbranice öğrenildi; arkeolojiye de önem verildi. Yunan ediplerinden Tusidit (Thucydide), Sofokles (Sophocles), Demosten (Demosthens), Platon, Lâtin ediplerinden Çiçeron ve Virjil'in eserleri yayınlandı.
İlk defa Yunanca ve Lâtince yazan Hümanistler XVI. yüzyıldan iti*baren İtalyanca da yazmaya başladılar. Makyavel (Machiavel) ve Gişarden (Guichardin) tarihî eserler meydana getirdiler. Makyavel Prens adli: kitabiyle ün kazandı. Ayrıca Floransa tarihini yazdı.
Gişarden, İtalya tarihi adlı eseriyle modern tarihçiliğin babası oldu. Yine konularını tarihten alan Ariosto ve Tasso eserlerini nazım olarak ve -destan şeklinde yazdılar.
GÜZEL SANATLARDA RÖNESANS

Güzel sanatlarda Rönesans, İlkçağın eserlerini incelemekle gelişti. Ortaçağın mukaddes tipleri, zarafetsiz ve mânâsız simaları bir tarafa bırakıldı. Sanat yeni bir şekil ve ruha kavuştu. Roma, Milano ve Venedik güzel sanatların ünlü merkezleri oldu. Papa Jülyüs ve Leon sanatkârları korudular. Resim ve heykeltraşlık mimarlıkla birlikte yürüdü. Güzel sanatların bu üç şubesi birbirini tamamladı.
Mimarlık: Rönesans mimarları Ortaçağın Gotik tarzından kendilerini kurtardılar. Ölçü, sadelik, tabiilik ve insanı düşündüren bir büyüklük Rönesans mimarî eserlerinin başlıca vasfı oldu. Ünlü mimarlar Bruneleşi (Brunelleschi), Bramant ve Mikelânj'dır.
Bruneleşi cesaretle kilisenin üstüne ağır bir mermer kubbe kondurdu. Sen Piyer kilisesini henüz bitirmiş olan Mikelânj'a nereye gömülmek istersiniz diye sorulunca: «Bruneleşi'nin eserini ebediyen seyir edebileceğim bir yere» cevabını vermiştir. Mikelânj ressam ve aynı zamanda heykeltraştı. Bramant'ın başladığı Sen Piyer kilisesini tamamlamıştır. büyük ressam Rafael de mimardı.
Heykeltraşlık: İlk defa Yunan heykellerini ve tabiatı taklit etmekle işe başlayan Rönesans heykeltraşları, konularını genel olarak Ortaçağda olduğu gibi yine dinden aldılar. En önemlileri Donatello, Giberti ve Mikelânj'dır. Mikelânj çok büyük bir heykeltraştır. En ünlü eserleri Musa'nın heykeli, Esirler, Zafer, Mukaddes Aile, Gece ve Gündüz, Alaca Karanlık ve Şafak'tır.
Resim: Resimde Rönesans tabiat sevgisiyle başlamıştır. İnsan vücudunun güzelliğine önem verilmesi, perspektif (eşyanın uzaklık, yakınlık ve durumunun yarattığı farklar) ve anatominin incelenmesi, fresk'in bulunması, resimde rönesansı meydana getirmiştir.
İtalya'nın büyük ressamlarının birincisi Floransa resim okulunun kurucusu olan Giotto'dur. Giotto XIV. yüzyılda yaşamıştır. Tabiat incelemelerine önem veren realist bir ressamdır.
XV. yüzyılın ünlü ressamı Botticelli'dir. İtalya'da resim XVI. yüzyılda Leonardo da Vinci, Rafael ve Mikelânj ile en parlak devrine erişmiştir. Yaşadıkları zamanın kat kat ilerisinde bulunan bu büyük ressamlar ölmez şaheserler bırakmışlardır. Resimde şekil kadar duygu ve ifadeye de yer vermişlerdir. Bunu temin için boyayı yerinde kullanmaya, gölge ve ziya oyunlarından faydalanmaya çalışmışlardır.

RÖNESANS'IN AVRUPA'YA YAYILMASI

İtalya'da gelişen Rönesans XVI. yüzyılda diğer Avrupa memleketlerine de yayılmaya başladı. Fakat her milletin ayrı özellikleri olduğundan Rönesans, İtalya dışında daha başka şekilde gelişmiştir.
Rönesans'ın İtalya dışına yayılma sebepleri:
a.Akdeniz ticaretini ellerine geçiren İtalyanlar komşu milletlerle yakından temaslarda bulunuyorlardı. Bunlar, gittikleri yerlere Rönesans düşünüş ve duyuşunu da birlikte götürdüler.
b.Roma'da oturan Papayı ziyarete gelen birçok kimseler, İtalya şehirlerinde gelişen Rönesans hareketlerini de gördüler ve incelediler.
c.Öğrenimlerini yapmak üzere İtalya'ya gelen Fransız, İngiliz ve Alman öğrencileri Rönesansı kavramış olarak memleketlerine döndüler.
d.Bu zamanda İtalya harbleri oluyordu (Bak. Par. 157). Ordularıyla İtalya'ya giren Fransa kiralı ve Almanya İmparatoru burada Rönesans'ın tesiri altında kaldılar. Dönüşlerinde birçok sanat adamlarını ve Rönesans eserlerini birlikte götürdüler. İşte bu sebeplerden Rönesans diğer Avrupa memleketlerinde de gelişmeye başladı.

FRANSA'DA RÖNESANS

Fransa'da Rönesans'ın gelişmesi kolay olmadı, İtalyan Rönesansının tesiri yabancı malı gibi sayıldı. Fakat kral ve prensler Rönesansa taraftar oldular. I. Fransuva, antikite metinlerinin üniversitede okutulmasını istedi. II. Hanri yazarları ve sanatkârları korudu.
Fransa'da hümanizm, Kollej do Frans-m kurulmasıyla vücut buldu (1530). Fransız hümanistleri antikite'nin din, hukuk ve lisan metinlerine de önem verdiler. İtal*yan hümanistleri gibi, metinlerin yalnız yayınlanmasıyla yetin*meyip, onları, düzelt*tiler ve tamamladılar.
Fransız mimarları geniş ölçüde İtalyan eserlerinden faydalandılar; fakat Fransız mimarlığının millî karakteri olan kulelere ve geniş çatılara da yer verdiler, kiliseden ziyade şato ve saray yaptılar. Ünlü Fransız mimarları Piyer Lesko ve Jan Bülan'dır. Piyer Lesko Paris'teki Luvr sarayını, Jan Bulan da Tuileri sarayını yapmışlardır.

ALMANYA'DA RÖNESANS


Almanya'da Rönesans hümanizma ile başladı. Dinî inanış, Almanyada İtalya ve Fransa'dan çok kuvvetli idi. Alman hümanistleri da*ha ziyade antikitenin dinî metinlerim incelediler ve bunun neticesinde katolik kilisesinin o zamanki inanç sisteminden ayrıldılar. Alman hümaistlerinin en büyükleri Erasmus, Röklen ve Luter'dir.
Erasmus'un amacı hakikî hıristiyanlığı meydana çıkarmaktı. Eserlerini Lâtince ve Yunanca yazdı. Resimde İtalyan tesiri pek görülmedi. Alber Burer bu devrin ünlü Alman ressamıdır.
İNGİLTERE VE İSPANYA'DA RÖNESANS

İngiltere'de Rönesans edebiyatta gelişti. Şekspir, antikite eserlerini incelemekle ve onlardan ilham almakla beraber, konularını daha çok millî tarihten seçti ve ölmez eserler meydana getirdi. Piyeslerinde geniş bilgi, kelime bolluğu ve tazelik vardır. Bugün dahi çeşitli milletlerin tiyatro sahnelerinde eserleri oynanmaktadır. 33 eser yazmıştır. En meşhurları Hamlet, Otello, Romeo Juliyet ve Sezar'dır. Şekspir, İngiliz ve dünya Rönesansının en büyük siması olmuştur.
İspanya'da rönesansı Servantes ve Velazkez geliştirmişlerdir. Servantes, Don Kişot adlı eseriyle büyük bir şöhret kazanmıştır. Ressam olan Velazkez, Meryem ve portre resimleriyle ün kazanmıştır.
BİLGİDE RÖNESANS

XVI. yüzyılda ilimde de rönesans oldu. Matematik re astrono*mide büyük ilerlemeler görüldü: Polonyalı Kopernik (Corpernic) dünya*nın güneş etrafında döndüğünü gösterdi.
Kadavra üzerinde deneme yapılmaya başlandı. Kanın küçük devri bulundu. İlim, iskolastik düşünceden kurtulmaya ve deney metodu ile ha*kiki şeklini almaya başladı.

RÖNESANS DÖNEMİ KÜLTÜR, SANAT VE FELSEFESİ






Raphael, Peri Galateia, 1512-1514 dolayları.

Fresko 295x225 cm Villa Farnesina, Roma




Rönesans ortaçağ ile yeniçağ arasında (Özellikle 17. yüzyıla kadar) yaşanmış olan bir çağdır. Daha kesin bir ifade ile bir geçiş dönemidir.
Yeniden uyanış, yeniden doğuş anlamında kullanılan bir isimlendirme bu çağ için çok uygundur. Çünkü bu çağ her bakımdan yepyeni düşünce ve yaklaşımların, anlayış ve uygulamaların (Sanat, felsefe, din konuları üzerinde) ortaya konduğu ve yepyeni bir insan olgusunun tarih sahnesine çıktığı çağdır.
Rönesans bir yeniden yapılanma hareketi olmasına karşın hemen hemen işlediği bütün konu ve sorunlarda Antik çağ felsefesini temel ve örnek almış, onu yeniden inceleyip, değerlendirmiştir. Antik çağ felsefesinden çok şey öğrenmiş, bu felsefe ile pişmiş ve sonraları kendinden de öğeler katarak geliştirmiş ve kendisinden sonraki 17. yüzyıl ve yeniçağ felsefesinin hizmetine sunmuştur. Böylece de bugün bile geçerli olan modern insan kavramının yaratıcısı olmuştur.
Aslında Rönesans akımını Antik çağ felsefe ve kültürünün ve otoritelerinin tekrar canlandırılıp, taklit edilmesi olarak kabul etmek de tam doğru değildir. Bu yaklaşım yanlış olmasa bile ancak çok dar kapsamlı bir yaklaşım olabilir. Çünkü Rönesans oluşumu çok daha geniş ve temelli bir oluşumdur.
Bu çağın insanı düşünen, kendine dönük, kendini inceleyen, soran, yargılayan ve kendi öz yargılarını özgürce ortaya koyan insandır. Kendini bütün dogmalardan ve ön yargılardan arındırma yolundadır. Aklını kullanır, aklını kendine kılavuz bilir...
Bu olguyu daha somut bir şekilde açıklayabilmek için Rönesans‘ı ortaçağ ile karşılaştırmakta fayda var.
1.Ortaçağ’ da insan yaşam ve kültürünü düzenleyen hiristiyan dini ve onun yöneticisi olan katolik kilisesidir. Kilise her konuda mutlak otoritedir. Onun düşünce ve inançları kutsaldır ve üzerlerinde tartışılması bile olası değildir. Ortaçağ filozof ve düşünürüne düşen görev kilise öğretisini (skolastik öğreti) mantıksal bir takım oyunlarla temellendirmek ve savunmaktır. Buna karşılık Rönesans’ın ana eğilimi kendini her türlü bağlılıktan sıyırmak, kendini özgürce incelemektir. Rönesans insanı doğa ve yaşam üzerindeki gerçekleri arar ve bu gerçeklere yalnızca akıl ve deney yolu ile ulaşmaya çalışır.
2.Ortaçağ skolastik felsefesi tamamen kiliseye bağlı ve bütün hiristiyan alemini bir şemsiye gibi saran ve bütün bu alem içinde etkili olan bir felsefedir. Yalnızca Latince ile işlenir. Ana teması hiristiyan inançlarının savunulup, temellendirilmesidir. Bu felsefede çeşitli ırklar ve uluslar yoktur, yalnızca hiristiyan alemi vardır. Rönesans felsefesi ise karşımıza artık kendi ulusunun karakterleri ve özellikleri ile çıkar, yaptıklarını kendi ulusal dilinde verir. Konuları çeşitlilik kazanmış ve ön yargılardan, doğmalardan sıyrılmıştır, doğruları kendi öz yargıları ve gözlemleri ile arar.
3.Ortaçağ düşünür ve filozoflarının tamamı din adamı, yani hiristiyan kilisesinin hizmetkarlarıdır. Rönesans düşünür ve filozofları ise yazarlar, araştırmacılar ve üniversite öğrencileridir.
4.Ortaçağ insanının belirmiş bir kişiliği yoktur. Ondan beklenen ödev tanrının buyruklarına itaat etmektir. Bu dünyanın nimetlerine yüz çevirmek, kendini öteki dünya nimetlerine layık hale getirmektir. Rönesans insanı ise kişiliğini arayan, soran, araştıran, benliğinin bütün canlılığını ortaya koyan kişiliği ve özelliği olan bir bireydir, individualisttir. Rönesans Avrupa kültür tarihinde yaşanmış olan bir çağdır. Avrupa kültürüne özgü ve ona ait olan bir oluşumdur. Hatta bu kültüründe Latin-German yelpazesinin bir eseridir. Başlangıcı ve ilk filizleri İtalya’da oluşmuş, sonraları Fransa, Almanya, Hollanda ve İngiltere gibi diğer Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Bizans ırk ve kültürünün temsilcileri olan İskandinav dünyası bu oluşuma pek katkıda bulunamamış, fakat benimsemiş ve ona uymuştur.
Rönesans ‘ın başlangıcı olarak genellikle 1453 (İstanbul’un Fethi) veya 1517 (Reformation’ un başlaması) yılları kabul edilmektedir. Bu tarihler kesin değildirler ve yalnızca çağlar içinde bir sayısal değer ifade ederler. Çünkü daha 14.üncü yüzyılda bile Rönesans oluşumunun belirtileri tarih sahnesinde görülmeye başlanmıştır.



RÖNESANSIN YAYILDIĞI ALANLAR

1. RÖNESANS Felsefesİ

Rönesans felsefesinin temel dayanağı ve çıkış noktası İlk çağ Antik felsefesidir.
Rönesans, orta çağ boyunca olduğu gibi bırakılıp, dondurulmuş olan bu felsefeyi yeniden ele alıp işlemeye başlamıştır. Oluşan özgürlük havası içinde bu felsefenin öz kaynaklarına inmiş, orta çağ boyunca oluşmuş olan engelleri kaldırarak ona gelişme yolları açmıştır. Bu felsefeleri iyice işleyip, kendini geliştirdikten sonra da, öğrencisi olduğu bu felsefeye kendine özgü eleştiriler ve ekler ile gelişmeler ve yenilikler kazandırmıştır.
Belki Antik çağ etkisi ve belki de din baskısı nedeni ile Rönesans felsefesi öncelikle insan sorunu üzerine yönelmiş, insanı incelemiştir. Hümanizma akımı olarak isimlendirilmiş bu akımda öncelikle Antik çağ eserlerinin taranması ve tercümeleri yapılmıştır. Bu filolojik çalışmaların sonunda doğal olarak insanın ne olduğu sorusu (İnsan nedir? Ne olacaktır?) sorgulanmaya başlanmıştır.
Hümanizma akımının baş mimari Francesco PETRARCA’dır. Petrarca Hıristiyan skolastik görüşlerinden sıyrılıp, bu dünyanın zenginlik ve coşkuları ile ilgilenir, daha iyi yaşamak için yaşama sanatının kurallarını araştırır. Bireyin devamlı ödevinin kendisini geliştirmek olduğuna ve bunun için de devamlı çalışması gerektiğine inanır De Vita Solitaria adlı yapıtında kendini geliştirmek ve erdemlere ulaşabilmek için insanın hatta tek başına yaşayıp, yalnızca kendisini geliştirmek için çalışması gerektiğini savunur.
Petrarca bir anlamda Antik Roma stoa filozoflarının ruhun özgürlük ve mutluluk ideallerini çağının insanına taşımıştır.
Giovanni BOCCACCİO da, kilise ve töre baskılarının ötesinde, insanın bu dünyada yaşamakta olduğunu, bu dünya ile bağlantılı olduğunu ortaya koyar.
Rönesans’ın ileriki yıllarındaki düşünürlerden Niccolo MACCHIAVELLI insanın ne olduğu, ne ve nasıl yapması gerektiği üzerinde çalışmıştır. Ona göre insan bir doğa gücüdür, canlı bir enerji kütlesidir. Böyle bir yaratık, Hıristiyanlığın alçakgönüllülük ve gönül tokluğunun en yüksek erdem olarak gösteren öğütlerinin içine sığamaz. Hatta eski çok tanrılı pagan dinlerini Hıristiyanlıktan daha üstün görür. Çünkü bu dinler, ona göre insana bu dünyada iyi yaşamayı öğütleyerek onu hayata bağlamışlardır.
Çağın sonlarına doğru yaşamış olan Michelde MONTAIGNE de indivudualist
Ve Hümanisttir. İnsan yaşamı ve insan doğasının yapısı onun da çalıştığı başlıca konudur. “Her şeyden önce ben kendimi araştırıyorum. Benim fiziğim de metafiziğim de bu.” der. ”İçimizde bir doğa kımıldıyor, ona kulak verir, yasalarını kavrarsak, erdeme, dolayası ile de mutluluğa giden yolu bulmuş oluruz.” diye devam eder. Dogmatizmin tam düşmanıdır. Doğruyu nerede bulmak gerektiğini sorunu onu sonraları Antik çağ şüpheciliğine götürmüştür. Yalnız o bu akıma klasik öğretisine ek olarak bir yenilik kazandırmıştır. Antik şüphecilik “hiçbir şey bilmiyorum, öyle ise bilginin hiçbir önemi yok” yargısına varır. Montaigne ise böyle pesimist değil, o son sözün “hiçbir şey bilmiyorum değil, ne biliyorum sorusu“ olmalıdır iddiasındadır.
Montaigne’nin insan yaşamının özü ile ilgili sezgileri ve şüphecilik (spepsis)
üzerine düşünceleri devrinde geniş ilgi ile karşılanmıştır. Özellikle şüphecilik üzerine düşünceleri, bilim karşısında inanca da açık kapı bıraktığı için Rönesans’ın özgürlük havası içinde iyice yayılmıştır. Daha sonraları diğer düşünceler (Pierre CHARRON ve Francois SANCHEZ ) şüpheciliğe sistemli bir biçim ve şekil bile kazandırmışlardır.
Rönesans felsefesi içinde PLATONİZM ve ARİSTOTELİZM adları altında oluşmuş olan iki akım üzerinde de durmak gereklidir.
Ortaçağ, skolastik felsefesini direkt olarak Antikçağ otoritesi Aristoteles’e dayandırır. Bu felsefenin karşısında olan Rönesans’ın da Aristo’ya karşı tepki göstermesi doğaldır.
Rönesans, Aristo karşısında Platon’a derin bir sevgi ve saygı ile bağlıdır. Platonun yaptıklarını inceler,, adına sevgi dernekleri ve hatta bir Akademi (Floransa’ da ki Platon Akademisi) bile kurulur.
Platon’a karşı duyulan sevginin İstanbul’un işgalini takiben Bizans’tan göçen
bilginler tarafından başlatıldığı yaygın olarak iddia edilir.
Platonizm’in yanında Aristoteles felsefesinin özüne inip, onu ortaçağ doğmalarından arındırıp yeniden incelemeyi amaçlayan bir Aristo çığırı da Rönesans felsefe akımları içinde var olmuştur.

Rönesans’ da Din Anlayışı

Rönesans döneminde dini inanç ve düşünceler de değişime uğramış, bağnaz kilise otoritesine karşı çeşitli akımlar ortaya çıkmıştır. Bu akımların en önemlisi Reformation hareketidir. Bu hareketi 1517 yılında Wüttenberg kilisesinin kapısına astığı bildiri ile başlatan Alman rahibi Martin LUTHER, böylece Hıristiyanlıkta Katolik ve Ortodoks mezheplerinin yanı sıra Protestanlık mezhebini de kurmuş oluyordu.
Reformation kilisenin bağnaz ve katı tutumuna karşı bir baş kaldırış hareketidir. Para karşılığı günah çıkarma belgeleri dağıtımı, politika ile içli dışlı olma, entrikalara bulaşma ve engizisyon müessesinin gaddarlığı sonucu halk kütlelerinde oluşan hoşnutsuzluk Reformation'u hazırlayan önde gelen nedenlerdir.
Reformatıon'un özünde, hiç olmazsa başlangıç safhalarında, mistisizm anlayışı yatar. Kiliseye karşı güvenini yitirmiş olan halk tabakaları zaten daha orta çağ devrinde tanrı ile bağlantısını ve aradığı teselliyi kendi içinde ve kimsenin aracılığı olmadan kendi kendine bulma çabasındaydı.
Ortaçağdaki bu mistik anlayışın atası Alman Meister ECKHART’ dır. Mistisizmin ve dolayısı ile de Reformatıon'un ne olduğunu şimdi onun ağzından dinleyelim. Ona göre, “Hıristiyan dininin doğruları skolastiğin bilimleştirmiş olduğu doğmalarda değil, inanan gönüllerin derinliklerinde yatar. Salt doğruluk insanın kendisindedir. Kilisenin doğmaları ile törenlerinde değildir. Bilmek, bilen ile bilenin özce bir olmalarındadır. Bilginlerin en yükseği olan Tanrıyı bilme evrenin bu özü ile ruhun birleşmesidir. İnsan tanrıyı kendisinde, kendi içinde ise bilebilir. Tanrı ile insanın özdeşleşmesi olan bu anlayışta insan bir küçük Tanrı (Mikrotheos) dur.
Reformatıon hareketi çabucak yayılmış ve büyük halk kitlelerini etkisi altına almıştır. Etki o kadar geniş ve köklü olmuştur ki, Katolik kilisesi bile bu akım karşısında kendine çeki düzen vermek ve kendini düzeltmek ihtiyacı duymuştur. Katolik kilisesinin uyguladığı kendi içindeki bu reform hareketine karşı-reformasyon adı verilir.
Reformatıon ileriki tarihlerde ana kaynağı olan mistisizmden uzaklaşmak ve yıkmaya çalıştığı Katolik kilisesinin karşısında kendi kilisesini yani kendi doğmalarını kurmak zorunda kalmıştır.
Ama gene de insanın doğal yönüne değer verdiği ve insana bu dünyadan elini eteğini çekmeyi öğütlemediği ve insan kişiliğine saygılı olduğu için tam bir Rönesans hareketidir.
Rönesans din kültüründe karşılaşılan bir diğer akımda DOĞAL DİN akımıdır. Bu akım tam olarak Rönesans’ ın özüne uygun bir akımdır. Her türlü dış formdan, töre ve doğmalardan uzak olan bu dinsel yaklaşımda tüm din doğrularının kökeni vahiyde değil, insan aklında aranır.
Din tanrının açılması (Vahiy) değil, insan aklının ürünüdür.
Bu akımın tipik düşünür ve savunucuları Fransız Jean BODIN ile İngiliz Herbert of CHERBURY’dir.

RÖNESANS SANATI

Ortaçağ sanat dünyası içinde tohumu atılan ve çeşitli ekenlerle büyüyen yeni dünya görüşü, birden ortaya çıkmamış daha önceki bölümlerde anlattığımız sosyal, ekonomik, bilimsel ve teknik gelişmeleri içeren olayların sonucunda oluşmuştu. Ayrıca dönemin düşünce yapısı sanata etki eden önemli unsurdu. Sanat hareketleri de bu toplumsal gelişime paralel olarak belirip, gelişmiştir.
Yeni dünya görüşünün bir özelliği, insanın kendi dünyevi güçlerini anlamasıdır. Bilindiği gibi ortaçağda halk, sanatçılar, bilim ve din adamları kilisenin inancına paralel bir tanrı görüşüne sahipti. Ancak daha gotik dönemde bile ortaçağda kilise ile aynı görüşü paylaşmayan insanların ortaya çıktığını biliyoruz. İşte bu farklılaşma dinin insanın akıl terazisinde ölçülüp değerlendirildiğini göstermektedir. Bu hareket gittikçe büyümüş ve insanın kendi eleştirisine de önem vermesi ile sonuçlanmıştı. Bu eleştiri ortaçağ anlayışını da yargılayacak ve dinin Rönesans çağında zayıflamasına neden olacaktı. Başta Hıristiyanlığı eleştiren bazı felsefe okullarının ve bazı filozof kralların ortaya çıkması ile ve diğer etkiler ile din kurumu dünyevi ilişkilerinden gittikçe uzaklaşmıştır.
Bunun mimaride yansıması olarak daha erken zamanlarda Gotik dönemde Roman kilisesinde tanrıyı temsil eden apsid tarafındaki kulelerin, kralı temsil eden batı tarafındaki kulelerden daha alçak yapılarak belirdiğine tanık olunmuştu.


Bramante, Roma Monterio'da St.Pietro Kilisesi 1502
Bu yeni görüşleri yansıtan biçimlemeler, insanın kendi yorum ve düşüncelerine dogmalardan daha fazla önem verdiğini göstermektedir. Bu yeni görüş ortaçağın gotik katedrali karşısında, Rönesans’ın merkezi planlı yapısıyla da biçimlenmiş olmaktadır. Bu farkı en iyi 1400 yıllarında Regensburg’da yapılan ve tanrıya doğru sonsuzluğa yükselir şekilde inşa edilmek istenen Dom ile yüzyıl sonra 1502 de mimar Bramante tarafından Roma’da yapılan St.Pietro Kilisesi arasında görülür. St. Pietro kilisesinin kubbesi bir yarım küre iken ön cephesinde yarım daire planlara yer veriliyordu.
Çember ve küre antikçağda mutluluk sembolü olarak kabul ediliyordu. Ortaçağ öbür dünyadaki kurtuluşa, Rönesans ise dünyevi yetkinliğe ve bu dünyadaki kurtuluşa önem veriyordu. Ortaçağ dogmalarının yerini yeni çağda bilgi, dünyevi güzellik, kişisel başarı, mal, mülk alıyordu. Ortaçağda eserini altına imza atamayan sanatçı, bu çağda artık kendi yaratış gücüne inandığından eserin altına imzasını atacaktı.

Rönesans’ta Mimari
Geç Gotik, Orta Avrupa’da 15. Yüzyılda eserlerini vermeye başladığında İtalya’da Floransa’da erken Rönesans’ın ürünleri görülmeye başlamıştı. İtalyanlar Gotiği bir barbar sanatı olarak kabul ettikleri için önce Floransa’da bir karşı sanat hareketi başlamış ve Roma 1500’li yıllardan başlayarak bu yeni anlayışı en üst düzeye çıkarmıştı.
Rönesans mimarisinin kurucusu olarak Florensa’lı Flippo Bruneleschi kabul edilir. Kırk yaşına kadar heykelci olan sanatçının ilk eseri Floransa Domudur.
Burada kaburgalı kubbe yapısında Gotik etkisi görülür. Sanatçının 1421 de yaptığı
St. Lorenzo kilisesinde Gotik etki tamamen kaybolmuştur. Bu kilise daha sonra Michelangelo’nun yapacağı Medici ailesinin mezar kilisesi için de bir örnek teşkil edecektir.
Bruneleschi ilk eserlerinde Roman ve ilk Hıristiyanlık eserlerinden yararlanarak biçimlendirmişti. Daha sonra ise antik kaynaklara yönelmişti.
Bu hareketin ikinci temsilcisi Leon Battista Alberti idi. Şair, kompozitör, hukukçu ve sporcu olan sanatçı Bologna üniversitesini bitirip papaz olmuştu. Ancak sanat, matematik, felsefe ve yapı sanatı üzerine yazılar yazmıştı. Mimar Alberti, Hıristiyan kutsal yapısı ile Roman yapısını birleştirme yolunu tutmuştu.
Bu sentezini Rimini’de S.Fransesco kilisesinde uygulamak istemiş ancak eser yarım kalmıştı. Alberti’nin bir diğer yapısı da Mantua’da ki S.Andrea kilisesi idi.
Bu yapı uzun bir salon ve iki yanda birbirlerinden ayrılmış şapelle nişlerin yer aldığı bölmelerden ibaretti. Rönesans’ta tekrardan görmeye başladığımız merkezi yapı heyecanını Bizans’tan alıyordu. Gotik sanata olan düşmanlık Bizans sanatına yakınlık sağlıyordu.


Flippo Brunelleschi, Capelle Pazzi'nin içi, 1430 dolayları
Çapraz geminin kesiştiği yeri de bir kubbe kapatıyordu. Uzun salonu ise taştan bir tonoz örtüyordu. Bu yapı Gotik’den ayrılıyordu. Gotik’te her yöneliş derine ve yukarı doğru hareket halinde olduğu halde, burada mekan hareketi, yerinde duran bir etkide idi. Gotik’te duvarlar, ayaklar, ve tonozlar silme ve kaburgalarla hareket eden ve bir yöne yönelen etki içersinde düzenlenmişlerdi. Rönesans, kaburgayı ve kaburgalı haç tonozu, dinamik etkileri nedeniyle ret ediyordu. Bunun yerine klasik tonoz ile kubbeyi ele alıyordu. Çünkü bu unsurlarda hareket özelliği bulunmuyordu. Çatı örtüsü için eski Roma’nın saray ve hamamları örnek alınmıştı. Buradaki formlar Rönesans sanatçısına daha ağır başlı sakin ve ölçülü geliyordu. Bu yapılarda insan yeniden ana ölçü birimi olmuştur. Ve bu şekilde sanatçı gotikte mantıklı olmayan oranlar ve dini düşünce ile ilişkisini tamamen keser.



Leon Battista Alberti, San Andrea kilisesi, Mantua 1472
Bu klasik anlayışta Floransa dışında yalnız Alberti yapılar inşa eder. Kuzey İtalya’da 16. Yüzyıla kadar karışık bir üslup hakim olur. Bu karışık üslup geç Gotik ile antik unsurları birleştirmeye çalışır. Yukarı İtalya’da klasik üsluba dönüş, bir fresk ressamı olan Donato Bramante ile başlar (1444-1514) Milano’da Santa Maria Grazia kilisesini yapan sanatçı daha sonra merkezi planlı yapıların en güzel örneği olan St. Pietro klisesini gerçekleştirmişti. Bramante’nin daha sonraki görevi Papaların Avignon’dan dönmesini takiben yaşadıkları yer olan Vatikan’ın yeniden düzenlenmesi idi.




Venedik'te Dukalık Sarayı
Rönesan’ın dini ve sivil yapıları aynı unsur ve özellikleri göstermektedir. Sivil mimarinin en önemli sonucu Palazzo yani sarayların kazanılması idi. Yeniçağ, kral ve prensler için şato yerine sarayları uygun görüyordu. Bu yapılarda toplum içinde kendini kabul ettirmiş, tüccar, bankacı zihniyeti olan kral oturuyor, kudreti ve hümanist kültürü ile çevresindekilerden üstün olduğu kabul ediliyordu. Plazzo’da Helenistik sütunları ile avlu önemli bir unsurdu .Muhteşem bir temsil gücü olması gereken yapının, özellikle cephesi gösterişli idi. Konsollu frizler ve rustik tarzı yer, yer heroik etki yaratıyordu.





Mimar A.Paladio
Villa Rotando'nun ön cephesi
Sivil mimari alanında, klasik üslupta en çok eser veren sanatçılar Venedik okulundan Jacopo Sansovino (1486-1570) ve Vicenza'lı Andrea Paladio’dur (1518-1580).
Mimar Paladio, Sasovino’ya nazaran daha klasik üsluba yakın olup Vicenza’da bir bazilika, bir tiyatro, bir saray inşa ederek yeni mimarinin temellerini atarken bu şehri de bir sanat merkezi haline getiriyordu. Bir çok büyük yapıyı gerçekleştiren Paladio, Kuzey İtalya’da sayıları 20 kadar olan villa yapmıştır. Paladio eserlerindeki tutarlılık ve sadelikten kaynaklanan başarısı nedeniyle ileri dönemlerde yapıtlarından en çok esinlenen mimar olacaktır.
Rönesans yapı anlayışının kısa bir zaman içinde son bulması ve bizzat klasik dönem sanatçılarından Michelangelo tarafından Barok’a yöneltilmesi dikkat çekicidir.
Rönesans mimarisi 16. Yüzyıla gelindiğinde yerini Barok mimariye bırakmıştır. Bu dönemden sonra Avrupa’da yapılarda görülen Rönesans etkisi bir süslemeden öteye gitmemiştir.
6. RÖNESANÇI KİŞİLER VE ÖZELLİKLERİ

RÖNESANS AVRUPASI

Katoliklik. Hıristiyanlığın doğuşundan beri Papayı ruhani önder tanıyanların bağlı olduğu temel Hıristiyanlık mezhebidir. 1054'de Hıristiyan kilisesinde ilk ayrılıklar ortaya çıkmış ve Doğu Kilisesinin din adamları Roma Piskopos'unun üstünlük ve yetkesine karşı çıkarak Ortodoks Kilisesini kurmuşlardır. Ortaçağda (11. yy dan 15. yy a kadar) mezhep sapkınlıkları artmış, engizisyon mahkemeleri kurulmuş, kilise adamları arasında ve manastırlarda yolsuzluk, düzensizlik ve kurallara aykırı davranışlar yaygınlaşmış, bunun sonucunda kuralları yeniden düzenlemeye çalışan ve yüksek din adamlarına baş kaldıran birçok "reformcu" ortaya çıkmıştır. Almanya (Luther'in etkisiyle), Fransa (Calvin'in etkisiyle) ve İsviçre'deki çok sayıda Hıristiyan Roma Kilisesi'nden kopmuş ve 1517 de Protestan adı verilen topluluklar kurulmuştur. Protestanlığa göre, Kutsal Kitap Tanrı'nın yaşayan sesidir; her kişi (sevgiyle yaklaşmak koşuluyla) Kutsak Kitabı serbestçe yorumlayabilir; dolayısıyla rahiplerin kutsal kitabı yorumlama konusunda özel bir yetkileri yoktur.
Hıristiyan birliğindeki bu reformdan sonra 16. yy da kanlı mezhep çekişmeleri patlak vermiştir (30 yıl savaşları). 1618 ile 1648 yılları arasında yıkıma yol açan savaşlar, başlangıçta Kutsal Roma-Gernıen İmparatorluğu sınırları içinde dinsel çatışma olarak, katolik ve protestanlar arasında başladı. Danimarka, İsveç, Fransa, Avusturya, Polonya, İspanya ve İtalya bu savaşın içinde rol alan ülkelerdir.
Fransızca "yeniden doğuş" anlamına gelen bu dönem öğrenimin, sanatın ve edebiyatın yeniden canlanışıdır; 1450-1600 yılları arasındaki dönemdir. Daha önceden keşfedilmiş ancak Avrupa'da yeni kullanılmaya başlanmış olan üç önemli buluş rönesans sürecinde etken olmuştur:
Matbaa : (1450 /1449) Baskı tekniğinin gelişmesiyle, kitap sadece varlıklı kimselerin sahip olacağı nesne olmaktan çıkmış, insanlara yepyeni bir dünyanın ufuklarını açmıştır.
Pusula : Coğrafi keşiflerin başlamasına neden olmuştur, Avrupa toplumunun bazı alışkanlıklarının değişmesine neden olmuştur (yeryüzündeki uzun yolculukların bir nedeni; hıristiyanlığı geniş bir alana yayma; misyonerlik çabalarıdır - Marko Polo, K. Kolomb vd).
Barut: Feodal düzenin yıkılıp özgürlükçü bir ortamın doğmasına neden olmuştur.
Ortaçağda egemen olan Hıristiyan anlayışı "bu dünyanın değeri insanların öbür dünyaya hazırlanması ile ölçümüne" dayanırken, rönesans anlayışında "insanın bu dünyadaki yaşamı ile ilgilenmenin, cennet cehennem bir kenara bırakılarak yaşanılan dünya sorunları ile ilgilenilmesinin" gerekliği ön plana geçmiştir.
Rönesans da bilime yapılan katkılar, seçkin insanlardan değil daha çok sanatçılardan gelmiştir. Bu dönemde yine yer yer bilime karşı bazı eğilimlere rastlamak mümkündür. Matbaa ve keşifler bilime karşı ilgi uyandırmak yerine kuşku ve yadırgama doğmasını da sağlamıştır. Batlamyus modelinin yanlış olduğu hakkında kuşkuların olmasına rağmen, bu döneme kadar geçerliğini koruması şu nedenlere bağlanabilir;

* Aristo'nun, Yer'i evrenin merkezinde kabul eden fiziği, Batlamyus modelinin temelidir. (Yer'in evrende hareket etmesi mümkün değildir). Cebir ve trigonometrideki gelişmelere karşın matematik, Yer'i merkezden kaldıracak fiziği geliştirecek düzeye erişmemişti.
* Yer merkezli evren, Hıristiyan dininin kozmolojisi olarak kabul ediliyordu.

Rönesans dönemi süresince de üniversiteler kilise öğretisini korumak zorundaydı, hala Batlamyus modeli öğretiliyor ve savunuluyordu. Bunun dışındaki görüşlerin (ya da yeniliklerin) gelişmesi üniversite dışındaki bilim kurumlarında tartışılıp ortaya çıkma imkanı buldu. Bilimsel etkinliklerin ekonomik yapı ile çok yakın ilişkili oldukları görülmektedir. Rönesans sonrası İtalya çok zengin bir ülkeydi. 1560 da Napoli'de bir bilim akademisi kuruldu, bunu sırasıyla Roma (1603-1630) Floransa (1651) akademileri takip etti. Ticaret ve sanayi Atlantik kıyılarına kaymasıyla, bilimin de İngiltere, Fransa ve Hollanda'da boy gösterdiği görülüyor. 1645 de İngiltere Kraliyet Bilimler Akademisi (The Royal Society) kurulduktan sonra bunu 1666 da Fransa Bilimler Akademisi (Academie deş Sciences) takip etti. Bilimsel akademilerin kurulduğu dönemde uluslararası ticaret hareketli bir düzeyde idi. Ayrıca, bilim akademileri üyeleri arasında işadamları, mimarlar, kaşifler, bilim adamları ve sanatçıların olması, endüstri ile bilimin etkileşmesini de sağlamıştır.

KOPERNİK (1473-1543)

Polonya'da doğmuş, çeşitli üniversitelerde ilahiyat, matematik, ekonomi, tıp, hukuk eğitimi görmüştür. Eğitiminin sonunda papaz olarak görev yaptı. İtalya'da tanıştığı astronomlardan ders aldı, yeni-Platoncu görüşü benimseyen hocası Dominico Novara Batlamyus modelini karmaşıklığı nedeniyle eleştirmekteydi (Pisagorcular evrenin basit ve ahenkli olması gerektiğine inanıyorlardı).
Kopernik, kökeni Aristarkus'a ve pisagorculara uzanan "yer merkezli" sistem önermiştir. Ölümüne yakın bir tarihde basılan "Gök Kürelerin Hareketi" (1543) isimli kitabında Yer'in ve gezegenlerin Güneş etrafında dairesel yörüngelerde sabit hızlarla dolandıklarını savundu. Ay ise dolanmasını yer çevresinde sürdürmekteydi. (Bu eserin hazırlanmasında -dolayısıyla sistemin kurulmasında- takvimdeki reform gerekliliği etkin olmuş olabilir). Modelde Satürn gezegeninden sonra, tüm gezegenleri kuşatan ve hareketsiz olan bir sabit yıldızlar küresi mevcuttur. Gece ve gündüz Yer'in kendi etrafında dönüşünden, mevsimler ise Güneş çevresindeki dolanımından meydana gelmektedir.
Bu eser Avrupa'da (astronomlar dahil) büyük bir heyecan yaratmamış ve ilgi çekmemişti. Kopernik döneminde geniş bir hoşgörüye sahip olan kilise ve dini çevreler bile bu düşüncelere ses çıkarmamıştır. Kopernik de modeline İncil'den bazı cümlelerle dayanak arıyordu. Ayrıca kolay anlaşılabilir olmaması da 16. yy boyunca tepki görmemesini sağladı. Bunların yanında Kopernik modeli merkeze Yer'in alınması dışında Batlamyus modelini (Aristo fiziğini) içeriyordu: her ikisinde de evren küresel ve sınırlıydı, yörüngeler dairesel ve gök cisimleri küreseldi (mükemmel geometrik şekiller), gezegen hareketleri ortak merkezli küreler üzerindeydi ve yıldızlar Satürn küresinin dışında sabittiler. Üstelik güneş merkezli model kürelerin sayısını 70 den 36 ya indirmişti ama Batlamyus'un karmaşıklığından kurtaramamıştı.
İlerleyen yıllarda Kopernik'e ilk ve sert tepkiler protestanlardan gelmeye başladı. Kopernik'den az sonra yaşamış olan Giordano Bruno (1548-1600) biraz daha ileriye giderek Güneş'in bir dönme hareketi yaptığını ve bu nedenle kutuplarından daha basık olabileceğini, sabit yıldızların da birer güneş olabileceğini ve evrenin sonsuz olduğunu ileri sürdü. Bruno, Aristo ve Batlamyus kozmolojisine karşı görüşleri nedeniyle dinsizlikle suçlanıp 1610 da yakıldı. Bundan sonra kilise 1616 yılında, Kopernik'e karşı hoşgörüyü de bir kenara bırakarak Onun dinsiz olduğuna inanarak sistemini ve kitaplarını 1882'ye kadar yasakladı.

TYCHO BRAHE (1546-1601)

Kopernik ile, çıkış noktalarındaki "tutucu"lukları dışında tamamen aksi düşüncede olan bir araştırmacı. Kopernik'in yeni-Platoncu eğilimleri nedeniyle başlangıçtan beri yer merkezli modeli pekiştirmeye çalışması (ki sonunda ister istemez böyle olmadığını görüyor), Tycho'nun Aristo fiziğini koruma çabasındaki uğraşları benzerdir. Bir benzerlik de her ikisinin korumaya çalıştıkları sistemin yıkılmasında büyük paya sahip olmalarıdır: Kopernik; Yer ile Güneş'in yerini değiştirerek, Tycho; gözlediği bir süpernova ve kuyrukluyıldızı yorumlayarak Ay-üstü evrenin o kadar da değişmez olduğunu görerek..
Kopernik'in çok iyi bir matematikçi ve teorisyen olmasına karşın, Tycho eşsiz bir gözlemci olarak karşımıza çıkmaktadır. Tycho'nun gençliğinde izlediği bir Güneş tutulması, astronomiye merak salmasına neden oldu. Avrupa'nın çeşitli üniversitelerinde matematik ve astronomi dersleri aldıktan sonra ülkesine döndü ve Kutsal Roma-Germen İmparatoru II. Rudolf un desteği ile 1576'da Prag Gözlemevi'ni kurdu (Rudolf, Brahe'yi imparator matematikçisi unvanı ile onurlandırdı). Burada kullanılmak üzere büyük boyutlu ve duyarlı gözlem araçları tasarladı. Aristo fiziğini savunarak, "ağır bir kütleye sahip olan Yer'in hareket etmesi fizik ve kutsal kitap yönünden mümkün değildir" düşüncesi ile Kopernik sistemini reddeder. Yıldızların göreceli konumlarım korumaları, Dünya'nın dolanmadığını gösteriyordu, aksi taktirde yıldızlar, yüzyıllardır bulundukları "takımlarındaki yerlerini zamanla değiştirirlerdi.
Ancak, 1577 yılında Güneş'e yaklaşmakta olan bir kuyrukluyıldızın uzaklığını saptamaya çalıştığında onun Ay'dan da daha uzakta ve gezegenleri kapsayan geçilmez sanılan kristal küreleri aşarak gelmiş -olduğunu gördü, o güne kadar (Aristo fiziğine dayanarak) kuyrukluyıldızların Yer atmosferinde meydana gelen olgular olduğuna inanılmaktaydı. Ardından, daha önceden görülmeyen ve 1572 de Cassiopeia (Koltuk) takımyıldızında aniden ortaya çıkan bir yıldız (süpernova) Tycho'nun şimdiye kadar ki görüşlerini sarstı. Satürn küresinin de dışında olan bu cisim bir yıldızdı (diğer sabit yıldızlara göre konumunu gezegenler gibi değiştirmiyordu), ve kusursuz, yetkin, mükemmel, değişmez olan Ay üstü evrende böyle bir şeyin olması (yine Aristo'ya göre burada yeni bir şey meydana gelmeyeceği gibi var olan da yok olamazdı) imkansızdı.
Tycho ve ekibi ısrarlı bir şekilde 35 yılı aşkın bir sürede saat gibi düzenli ve dakik çalışan evrenin ölçümlerini bulabilmek için gözlemlerini sürdürdüler. Çok iyi aletlerle yaptığı gözlemleri gerçekten duyarlıydı. Mars'ın ve diğer gezegenlerin, takımyıldızlarına göre olan hareketlerini izledi. Artık Tycho, Kopernik modelini savunmamakla birlikte, Batlamyus sistemini de yeterli bulmamaya başladı. Bu iki sistemi uzlaştıran, yıldızların yer değiştirmesini gerekli kılmayan bir sistem geliştirdi. Bu modelde Ay ve Güneş, merkezde bulunan Yer etrafında dolanma hareketi yaparken, diğer gezegenler Güneş'i merkez kabul eden yörüngelerde hareket etmekteydi. Yıldızlar ise yine bunların tümünü çevreleyen bir sabit küre üzerinde bulunmaktaydı. Bu sistem, Kopernik sisteminin matematiksel basitliği yanında kilise resmi görüşü olan Aristo kozmolojisini de koruyordu. Ancak çekiciliğini kısa sürede yitirdi.
Tycho Brahe'nin asıl önemi gözlemsel çalışmalarıdır. Mars'ın gözlenmiş 10 tane ilmek (geriye doğru) hareketinin iki tanesi, dairesel yörüngeye ilişkin beklentilere uymuyordu (8 açı dakikası kadar fark vardı). Daha sonra Kepler'e bu gezegenin hareketini incelemesini önermesi üzerine (ki Kepler'e göre Brahe'nin çalışmalarında bu kadar bir gözlemsel yanılgı olamazdı), bunun nedeni ortaya çıktı.

GALİLE (1564-1642)

Pisa (İtalya) doğumlu Galile, müzik ve matematik ile uğraşan bir babanın oğlu, soylu ama yoksul bir ailenin üyesiydi. Kepler ile zamandaştır. Yetişmesi skolastik (ya da Aristocu) gelenek içindeki eğitim ile olmuştur. Ancak düşüncelerinde bağımsız, sözünü esirgemeyen kişiliği öne geçmiştir. Tıp eğitimi sırasında geometri konusunda dinlediği bir konferans ilgisini matematiğe çekmiştir. Newton'da tamamlanacak olan, Aristo fiziğinden modern fiziğe geçiş için bilimsel devrimi başlattı. Fizik, matematik ve astronomi konularında çığır açmış, ilgisi daha çok "hareket" üzerine yoğunlaşmıştır. Bu nedenle, klasik fiziğin temellerini kurmuş, Güneş merkezli astronomi sisteminin fiziğini geliştirmiştir.

* Aristo'ya göre; hareket her zaman bir kuvvete (hareket ettiriciye) gereksinim duyar. Cisim, kuvvet kendisini hareket ettirdiği sürece hareket eder.
* Galile'nin görüşü; kendi haline bırakılan cisim, herhangi bir kuvvet etkisinde kalmadığı sürece, durumunu korur (hareket ediyorsa hareketini sürdürür, durgun ise hareketsizliğini korur), bu "eylemsizlik kuralı"dır.

Galile Aristo fiziğini bu eylemsizlik kuramı ile yıkmıştır. Hareket cisim için bir noktadan başka bir noktaya geometrik geçiştir, cisimde bir değişiklik yapmaz. Bu nedenle tek bir cisim birden fazla harekete sahip olabilir. Bu şekilde cismin izleyeceği yol bu hareketlerin birleşimi ile belirlenir. Atılan bir merminin, düzgün doğrusal hareket ile serbest düşme hareketinin bileşkesi olan parabol bir yol izlediğini göstermiştir. Galile'ye göre hareketin hızın değiştirebilmek için bir kuvvet gerekir (daha sonra Newton mekaniğinde hareketin birinci yasası oldu; F = m*a).
Onun için gerçek dünya, matematik bağıntıların dünyasıydı. Deney ve matematiksel düşünmeyi birleştirerek modern sentez yöntemine ulaşmıştır. Cisimlerin serbest düşme olayını ele aldı, atmosferde serbest bırakılan aynı büyüklükteki iki cisimden daha yoğun olanı Yer'e daha erken ulaşır (ki bu Aristo'nun da bildiği gözlediği olaydır). (Ancak ideal durumda (düşmeyi engelleyen atmosfer direncinin olmadığı tam bir boşlukta), yoğunlukları ne olursa olsun tüm cisimler aynı düşme yüksekliğini aynı sürede tamamlarlar). Gözlemler düşmenin düşmenin sabit hızla değil ivmeli olduğunu göstermiştir. Galile yaptığı deneylerle "serbest düşme yasası"nı ifade etti; serbest düşen bir cismin aldığı yol, düşme süresinin karesi ile orantılı olarak değişir: s = (1/2) g t2 (g:yerçekimi ivmesi)
Katedralin tavanındaki bronz lambaların hareketini izleyerek tüm salınımların aynı sürede devam ettiğini gözleyerek) sarkaç yasasını buldu. Buradan da salınınım, saatlerde kullanılabileceğini düşündü.
Fizikteki bulguları teorik yönden olduğu kadar uygulama yönünden de etkisini göstermiştir. Brahe ve zamandaşı Kepler'in tersine daha baştan Kopernik'in Güneş merkezli teorisini benimsemiş ve bunu doğrulamak için araştırmalar yapmıştır.
1609'da Hollandalı bir gözlükçünün uzak cisimleri büyüten mercek icat ettiğini duyduğunda (ışığın yansıma ve kırılma bilgilerinden de yararlanarak) araştırmalara girerek ilk teleskobu üretti. Bu sayede Batlamyus astronomisini temelden çökerten buluşlar yapılmaya başladı. Gözlem sonuçlarını Siderius Nuntius (Yıldızların Habercisi) adlı kitabında yayınlamıştır:

* Jüpiter gezegeninin etrafında dolanan 4 tane uydu saptadı (Io, Europa, Ganymade ve Callisto). Geleneksel öğreti; yıldızlar dışında gökcisimlerinin sayısının 7 den fazla olamayacağım varsayıyordu. Kepler yasaları bu uydular için de geçerliydi, o halde bunlar minyatür bir Güneş sistemidir. Bu uyduların dolanmaları da gezegenlerin Güneş etrafındaki hareketlerine (Kopernik sistemi) benziyordu. Teleskobu ile, Venüs'ün Ay gibi evreler gösterdiğini ortaya çıkardı. Bu gözlemi ile Kopernik'in varsayımını doğrulamaktadır, Batlamyus modelinde ise Venüs'ün dolun evresinde de görülmesi gerekir. (Bunlar, yüzyıllardır süren önyargılara ters düştüğü için, şeytanca bir araç olan teleskopla gökyüzünü incelemeye pek iyi gözle bakılmıyordu). Ay yüzeyinde krater, dağ ve vadilerin bulunduğunu saptamıştır. Dolayısıyla Ay ile Yer aynı maddeden yapılmıştır (yine Aristo görüşüne ters).
* Güneş üzerinde bulunan "siyahlıkların, yüzeyindeki lekeler olduğuna inandı. Uzun ömürlü lekeleri takip ederek Güneş'in » 26 günlük bir dönme dönemi olduğunu buldu. O zamana kadar bu koyuluklarla ilgili iki görüş vardı:

i) Bunlar Merkür'ün Güneş önünden geçerken oluşan gölgelerdir. Galile; Merkür'ün Güneş önünden geçişinin » 7 saat sürdüğünü hesapladı, ama lekeler daha uzun süreli gözlenebiliyordu.
ii) Bu koyuluklar, Güneş ile Yer arasında bulunan küçük gök cisimlerine aittir. Güneş üzerindeki olay böyle olsaydı, farklı gözlem noktalarından bakıldığında benekler Güneş'de farklı konumlarda olacaktı.

* Samanyolu'nün bir bulut değil, çok sayıda yıldızdan oluştuğunu gözledi.
* Satürn'ün etrafında gezegene yapışık iki parça ya da uydu gördü. Bir süre sonra bunların ortada olmadığını izlediğinde "galiba Satürn çocuklarını yedi" şeklinde şaşkınlığım belirtti. Teleskobu güçlü olmadığı için Satürn'ün halka yapısını tam anlayamamıştır. Yer ve Satürn'ün yörünge hareketi sırasında, halka düzlemi bakış doğrultusuna geldiğinde seçilmesi zor olur.

1616 yılında kilise Galile'ye Kopernik modelini kabul etmeyi, öğretmeyi ve savunmayı yasakladı. Ancak O 1632 de "İki Dünya Sistemi Arasında Konuşma" adlı eserini yayınladı ve bu hareketin kaçınılmaz sonucu geldi çattı. 1630 da Roma'da engizisyon mahkemesine çıkarıldı.
Galile hakkında, kilisenin verdiği kararın bozulması için (346 yıl önceki mahkumiyetini kaldırmak için) Papa II. John Paul 1979 yılında bir öneri verdi Bu olay 12 yıl görüşüldükten sonra 1992'de Galile affedildi. İlginç olan, doğruluğu artık kimse tarafından inkar edilemeyecek olayın 12 görüşülmesidir.
Kopernik ve Kepler'den sonra gezegen hareketlerinin matematiksel olarak ifade edilebileceği aşikardı. Galile yer yüzündeki cisim hareketlerinin de matematiksel bağıntı ile saptanabileceğini gösterdi. Galile, doğayı, Aristo geleneğinde olduğu gibi, insan imajı ile düşünmedi, ancak sayılara da Pisagorcu gelenekteki gibi mistik ya da tanrısal özellik vermedi. Anlatmak istediği, "insanın dışında ve onun isteklerinden bağımsız olan dünya matematiksel yöntemlerle anlaşılabilir".
KEPLER (1571-1630)

Güney Almanya doğumlu Kepler küçük yaşlarda babasının (protestan orduya paralı asker olarak) gitmesi nedeniyle oldukça rahatsız bir dönem geçirmiştir. Katolik Roma'ya karşı din alanında eleman yetiştiren protestan okuluna gitti. Çok ileri şekilde dindar, ilahiyatçı ve içine kapanık, zeki, inatçı ve özgür ruhlu bir kişidir. Tanrıya astronomi ile uğraşması sonucu ulaştığını söylemiştir. Din eğitimi sırasında ilgi duyduğu matematik ve astronomi nedeniyle daha sonra matematik profesörü olmuştur. Tübingen'deki üniversitede derslerinde Batlamyus sistemini anlatmak zorunda kalan ama güneş merkezli Kopernik modelini benimseyen matematik öğretmeni Maestin'den etkilenmiştir. Kopernik Güneş'e hayran birisiydi, Kepler ise Güneş'e taparcasına bağlıdır (bu dinsel nitelikte bir tapınmadır, tanrı ile Güneş'i özdeş tutmaktadır). Kepler'in Kopernik sistemini benimsemesi de bu duygusal bağlılıkta aranabilir.
Pisafordan sonraki eski Yunan matematikcilerince bilinen kenarları düzgün köşegenli, üç boyutlu 5 tane geometrik şekil vardı. Kepler Dünya'dan başka 5 adet gezegen olmasını bunlarla ilişkilendirmeye çalıştı. Gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıklarını bu beş düzgün çok yüzlünün uygun biçimde içice yerleştirilmesi ile elde edilebileceği düşüncesine kapıldı. Benimsediği Kopernik sisteminin bu şekilde matematiksel ispatlanabileceğin! düşünüyordu (Kopernik sistemini benimsemesi O'nun mistik ve estetik eğilimlerinden ileri gelmekteydi). Tanrının, evreni yaratırken basit bir sayı sistemine uyduğuna inanır (Pisagorcular gibi), gezegen yörüngelerinin yarıçapları arasında basit sayısal ilişkiler aramaya (Platon gibi) çabalar. Ancak yaptığı hesaplar ve bir takım orantılar sonucu tam başarılı olamaz, ama bunu kuramının değil gözlemlerin yanlış olabileceği olasılığına bağlar. Tüm bu çalışmalarını 1597'de yazdığı Cosmographical Mystery (Kozmik Sır) isimli ilk kitabında yayınlar. Bu buluşu ile "Tanrının sonsuz büyüklüğünü algılama imkanı" bulduğunu söyler. Bu kuramında Ay'a yer yoktu, ayrıca orantı hesaplarının öngördüğüne göre Mars'ın 2 tane, Satürn'ün 6 ya da 8 tane, Merkür ve Venüs'de ise belki birer tane uydu olmalıydı. Aynı yıllarda Galile'nin Jüpiter uydularım gözlemiş olması Kepler kuramına darbe indirdi.
Kozmik Sır, çok etkili oldu ve İmparator II. Rudolf un tavsiyesi üzerine, Tycho Brahe tarafından Prag'a, beraber çalışmaya davet edildi. 30 yıl savaşının belirtileri Kepler'in geleceğini de etkiledi. Protestanlara uygulanan ekonomik ve politik baskılar nedeniyle Graz'dan Prag'a gitmeye karar verdi. Brahe ile süren birlikteliği Kepler'i pek mutlu etmedi, yapılan gözlemlerden veri alamadığı için düşündüğü kuramları denetleyip doğrulamıyordu. Tycho'nun ölümünden sonra imparatorluk matematikçisi unvanım alarak O'nun bıraktığı gözlemleri yorumlamaya çalıştı. Mars'ın gözlemlerinde bulunan 2 adet geri hareketin Kopernik sistemi ile uyuşmaması gözlemsel hatadan kaynaklanamazdı. Hesaplar sonucu kendi beklentisine ters olsa da Mars'ın Güneş etrafında dairesel değil eliptik bir yörüngede dolandığını gördü. 1609 yılında "Yeni Astronomi" adında ikinci eserini yayınladı. Kepler'in, gezegen hareketlerine ilişkin ünlü 3 yasasının ilk ikisi bu kitaptadır: (i) Gezegenler, odaklarından birinde Güneş bulunan elips yörüngelerde dolanırlar, (ü) Güneş'i gezegene birleştiren doğru eşit zamanlarda eşit yol alır (eşit alanlar teorisi, buna göre bir gezegen Güneş'e yaklaştığında daha hızlı, uzaklaştığında daha yavaş hareket etmelidir). 1618 yılında (30 yıl savaşından 8 gün önce) üçüncü yasayı (harmonik yasa) yayınladı; Güneş'e uzak olan gezegenlerin dolanma süreleri daha uzundur (a3/P2 = sabit).
Kepler yasalarının ilk ikisi Platon ve Aristo'dan kaynaklanan geleneksel düşüncenin özüne terstir. Özellikle birinci yasa estetik eğilimli Kepler için zor olmuştur. Ancak bunu açıklarken de şunu düşündü; "Yer bir gezegendi ve üzerinde savaş, açlık, hastalık gibi mükemmel olmayan olaylar barındırabiliyordu, o halde diğer gezegenler de mükemmel olmayabilir, buna göre yörüngelerinin de mükemmel olan çember dışında bir geometrik şekil olma ihtimalleri olabilir". Ama üçüncü yasa, gezegenler arasındaki ilişkilerin matematiksel olarak ifade edilebileceğini göstermesi bakımından, kendini rahatlatacak niteliktedir.
NEWTON (1642-1727)

Galile'nin öldüğü yıl, küçük bir çiftlik evinde "prematüre" doğmuştur. Hasta ve zayıf bünyeli, içine kapanık ve kavgacı bir kişilik O'nu çoğunlukla toplumdan uzak yaşamaya itmiştir. Batıl inançlara karşı bağışıklığı olmadığından döneminin mistik düşüncelerinden etkilenmiştir. Buluşlarını açıklamamaya dikkat eder, rakipleriyle kıyasıya mücadele ederdi. Cambridge Üniversitesi'nde öğrenci iken 1666 yılında salgın hastalık yüzünden okulu kapatıldı, iki yıllığına evine döndü. Bu süre içerisinde evrensel çekim yasasını biçimlendirme imkanı buldu. İçine kapanık ve gösterişten hoşlanmayan kişiliği nedeniyle bu buluşlarım yayınlamayı arzulamıyordu, ancak 20 yıl sonra Halley'in baskısı ile Principia bilim dünyasına çıkacaktır. Daha önceki dağınık ve kopuk haldeki çalışmalar Newton'un katkısıyla kuramsal bir sisteme oturmuştur. Fizik (evrensel çekim yasası ve optik), matematik (diferensiyel denklemler ve integral hesapları) ve astronomi (gökmekaniği) alanlarında çalışmştır. 26 yaşında matematik profesörü olmuştur.
Çalışmalarının hareket ile ilgili bölümünü kısaca Principia olarak bilinen "Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri" (Philosphiae Naturalis Principia Mathematica) eserinde yayınladı. Evrensel çekim kanununu anlatan bu kitabını E. Halley'in ısrarı ile 1687 yılında bastırdı. Ancak bunu, matematik kafası basit kişilerin saldırılarından korunmak için Latince yazmış (ölümünden sonra 1729 da İngilizce çevirisi yapılmıştır) ve anlatımında anlaşılmasını güçleştirmek için klasik geometri yöntemini kullanmıştır.
Galile eylemsizlik ilkesi ile Aristo görüşlerini kökten değiştirerek cisimlerin hareketini açıklamıştı. Ancak gökmekaniğini ilgilendiren bölüm hala tam açıklanamamıştı. Eylemsizlik kuralı gök cisimleri için de geçerli olmalıydı, ancak gezegenler doğrusal değil (Güneş'den uzaklaşıp gitmek yerine) eliptik hareket etmektedir. Dolayısiyle gezegenler için aynı yasayı kullanmanın ortaya problem çıkaracağı belliydi. Newton, bunun çözümünü, Galile'nin ölçtüğü "çekim" de bulur. Newton'a göre, Ay'ı Dünya'nın çevresinde yörüngede tutan kuvvet, bir taşın yere düşmesine neden olan kuvvettir.
Gezegenlerin hareketleri hakkında daha önceden bulunmuş bilgilerde vardı; Fransız astronom Ismael Boullian tarafından 1645 de, iki cisim arasında, onları birleştiren çizgi boyunca bir çekme kuvvetinin olabileceği ve bunun da aradaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olacağı öne sürülmüştü. Ayrıca 1666 da İtalyan Giovanni Borelli; bir uydunun merkezkaç kuvvetinin uyduyu gezegene doğru çeken kuvvetle eşit olduğunu söylemişti. Newton dağınık olan bu bilgileri yasalaştırdı ve çekim kuvvetinin matematiksel ifadesini, Kepler yasalarını da gözönüne alarak F = G ((M m)/r2) şeklinde verdi. Bu yasayı Kepler'in üçüncü yasasını açıklayabilmek için kullandığında O'nun diğer sonuçlarını da elde etti. Böylece tüm evrende geçerli olan bir tek hareket kanunu (evrensel çekim yasası) olduğunu kanıtlamıştır.
Evrensel çekim yasası, çok güçlü ve kapsamlı bir teoridir. Kepler yasaları, Galile'nin serbest düşmesi gibi bilinenleri açıklayabiliyor, gezegenlerin görünen hareketlerini temsil ediyor, bununla kalmayıp bilinmeyen gezegenlerin etkisini bile bulup, onları ortaya çıkarabiliyordu (Uranüs ve Neptün). Halley, bu yasadan yararlanarak 1531, 1607 ve 1682 yıllarında görüne kuyrukluyıldızın aynı cisim olduğunu ve bunun aralık 1758 de tekrar görüneceğini söyledi.
Kendi zamanına kadar bilimde gözlem/deney aşamasından yasaların elde edilmesi ile yetinilmişken, Newton (bilimin genelinde geçerli olan) kuramsallığa ulaşmayı başarmıştır. Böylece bilimin ne tür bir araştırmayla ilerleyebileceğini ortaya koymuştur; O'na göre bilim, gözlem ve deney sonuçlarını bir ana kavrama bağlama ve mantıksal sonuçlar çıkarma girişimidir.
Mercekli teleskopların bir takım optik hatalarının yanında odak uzunluklarının büyük olması gibi sorunları da vardı. 1699 yılında, Newton yansımalı (aynalı) teleskobu tasarladı ve kullanmaya başladı. Bu çalışması nedeniyle, Kraliyet Bilimler Akademisi (İngiltere) üyeliğine alındı. Daha sonra (1703 yılında) bu kuruma başkan oldu (ölene kadar » 25 yıl bu makamda kaldı), 1705 yılında da Kraliçe Anne tarafından ödüllendirildi (İngiltere'de bilimsel çalışmalarından dolayı onurlandırılan ilk kişidir).
Güneş ışığının, piramit şeklindeki bir cam parçasından geçtikten sonra tüm renkleri sergilediğini gördü. Bu, beyaz ışığın, pek çok rengin karışımından meydana geldiğini kanıtlıyordu. Bu deneyini Bilimler Akademisinde anlattığında, ışık hakkındaki teorileri sarsılan Hollandalı Christian Huygens ve İngiliz Robert Hooke tarafından çok sert eleştirildi. Aslında bu eleştiriler zayıftı ve cevaplanması kolaydı. Newton'un, ışık üzerine bir teori geliştirmemiş olması hakkındaki eleştirilerine karşılık, "ışığın değişik büyüklüklerdeki parçacıklardan oluşan bir akıntı olduğu" teorisini öne sürdü. O güne kadar ışığın bir dalga hareketi olduğu kabul ediliyordu. Tüm uzayı dolduran ince ve esnek bir "ortam" ışığın yayılma hareketi için gerekliydi. Işığın bu ortamda oluşturduğu küresel dalgalar her yöne yayılmaktadır. Dalga teorisi ışığın bir çok özelliklerini açıklayabilmekteydi, örneğin teoriye göre ışık daha yoğun ortamda daha yavaş ilerleyecekti (ki bu Snell'in kırılma yasasını açıklayabiliyordu). Newton'a göre ise, ışık dalga olsaydı küçük bir açıklık bulunan kapalı bir ortamı terk ettiğinde ses gibi yine her yöne dağılıp aydınlatırdı. Ayrıca ışık dalga olsaydı, hiç bir cismin asla keskin sınırlı gölgesi olmazdı. Işık hakkındaki bu iki görüş ancak 20. yy da ortak özellik olarak kabul edilecektir. Newton ışık hakkındaki çalışmalarını ancak (Hooke'un ölümünden sonra) 1704 yılında kitaplaştırdı: Optics.
Optik çalışmaları deneyin ağırlık taşıdığı araştırmalarken gökmekaniği ile ilgili çalışmaları teorinin ağırlık kazandığı örneklerdir.
Newton, tanrı kavramına başvurmaksızın evrenin açıklanamayacağı inancındadır, ne var ki formülleştirdiği yasa evrenin işleyişinin mekanik nitelikte olduğu varsayımını içermekteydi.