Go Back   Yazılı Soruları-Soru Bankaları-Yaprak Test-2009-2010 Yazılı Sınav Soruları ve Cevapları > Genel Lise, Anadolu Lisesi , Anadolu Öğretmen Lisesi Yazılı ve Sınav Soruları > Tarih ve İnkilap Tarihi Dersi Yazılı ve Sınav Soruları > Tarih ve İnkilap Ders Notları

Osmanlı Devleti'nde Vakıf Sistemi

Tarih ve İnkilap Ders Notları
Osmanlı Devleti'nde Vakıf Sistemi Konusunu Görüntülemektesiniz.->Osmanlı Devleti'nde Vakıf Sistemi Vatandaşın canını ve malını korumak, asayişi sağlamak, sınırları muhafaza etmek, devlet düzenini ne bahasına olursa olsun her şeyden üstün tutmak, bu düzeni ilgilendiren her türlü yüksek ...

Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack LinkBack Seçenekler Stil
Alt 03-30-2010, 02:25 PM   #1 (permalink)
Kullanıcı Adı
Moderatör
Standart Osmanlı Devleti'nde Vakıf Sistemi

Osmanlı Devleti'nde Vakıf Sistemi



Vatandaşın canını ve malını korumak, asayişi sağlamak, sınırları muhafaza etmek, devlet düzenini ne bahasına olursa olsun her şeyden üstün tutmak, bu düzeni ilgilendiren her türlü yüksek menfaati sağlamak yükümlülüğü bulunan Osmanlıda, bayındırlık eseri yaptırmakla, vatandaşı okutmakla, onun ibadetine yarayan yapılar inşa etmekle ve bu gibi şeylerle mükellef değildi. Yalnız askerin üzerinden geçtiği yollar, köprüler, barındığı kaleler ve kışlalar, silahlandığı fabrikalar ve emsali şeyler vardı.



Peki, bu kadar cami, mektep, çeşme, imaret, hastane ve benzerlerini kim yaptırdı? Hemen hiç birini devlet değil! Şahıslar yaptırdı. Asırlarca ayakta durmalarını kim sağladı ve bugün ayakta durmalarını kim sağlıyor? Gene şahıslar!







Ya şahıslar yaptırmazsa? Böyle bir şey olmamıştır ve şahsın yaptırdığı cami, okul ve benzerleri, klasik Osmanlı düzeninde kâfi gelmiştir.



Yaptıranların başında padişahların gelmesinden tabiî bir şey yoktur ve bu husus hiç yadırganmaz. Zira devletin en zengin adamı daima padişahtır. (Son iki padişah, V. ve VI Mehmed hâriç)



Vakıf bir cami, mescid, medrese yaptırmak, kuru bina ortaya koyup, buyurun ibadet edin, okuyun demek değildi. Muazzam bir işti. Yapılan binanın asırlarca yaşaması için tedbir almak demektir. Büyük camilerde ve medreselerde, imaret ve hastanelerde, yüzlerce görevli ve muhtacı asırlar boyu durumlarına uygun şekilde beslemek demekti. Bunun için, gelir getirici, bol gelir getirici mallar vakfedilir: Çiftlikler, hanlar, hamamlar, evler ve akla gelen her şey.



Akıl Almaz Vakıflar



II. Bayezid devri (1481-1512) müelliflerinden Cantacasin, klasik eserlerinde o devir için şöyle der ( s. 207-8) : "Küçüğü ve büyüğü ile Türk ileri gelenleri (seigneurs Turcaz), cami ve hastane yaptırmaktan başka bir şey düşünmezler. Onları zengin vakıflarla techiz ederler. Yolcuların konaklaması için kervansaraylar inşa ettirirler. Yollar, köprüler, imaretler yaptırırlar. Türk büyükleri, bizim senyörlerimizden çok daha hayır sahibidirler, son derece misafir severler. Türk, hristiyan ve yahudileri memnuniyetle misafir ederler. Onlara yiyecek, içecek ve et verirler. Bir Türk, karşısında yemek yemeyen bir adamla Hristiyan ve Yahudi bile olsa yemeğini paylaşmamayı çok ayıp sayar.



D'Ohsson'a göre bu derece hayırseverliğin menşei İslâm dînidir. Şöyle der (VI, 302) : "Kur'ân, Türkleri, dünyanın bütün milletlerinin en hayır ve en insan severi haline getirmiştir."



Vakıf Tam Olarak Neydi Ve Nasıl İşliyordu?



Her vakfın üç ana unsuru vardır.Bagıs, bu bagısın urettıgı duzenlı ve devmlı uzun surelı gelır ve son olarak bellı bır amac ,ki bu saglıktan egıtıme ve beledıye hızmetlerıne ,yukarıda adı gecen alanların herhangı bırınde olabılır.Dolayısıyla her vakıf ,bır bıreyın kamusal bır amaca yonelık gonullu zengınlık transferını ıcermektedır.tarıhte zengın bır bırey yakın cevresınde zorunlu bır ıhtıyac gordugu zaman ,bu sorunla ugrasmak uzere bır vakıf kurmus ve bu da ademı merkezı bır karar verme bıcımıne ımkan vermıstır.Bu tur kararlar ,gercek sorunlara daha yakın bıreyler tarafından verılıyor ve yerel kadıdan alınan basıt bır onayla derhal uygulamaya gecebılıyordu.Vakıfların ademı merkezı karar verme yetısı vakıfların yerel sorunları burokratık merkezı otorıteye kıyasla cok daha hızlı bır sekılde ıyılestırebılmesını saglamıstır.



Ancak karar vermedekı bu esneklıgın ,kurucu tarafından konulan kosulların İslam hukuku tarafından mutlak ve degıstırılmesı cok zor gorulmesı nedenıyle altı oyulmus olabılır.Kurucular ,onlar oldukten sonrada yerınde kalacak kurallar belırleyebılıyorlar ve sonrakı yuzyıllarda bambaska sorunlarla kasılasan mutevellıler ıse kurucula tarafından belirlenen bu kuralları degıstırmek konusunda hıcbırsey yapamıyorlardı.




Zengin Osmanlılar ,vakıfları esas olarak dini bir motivasyonla kuruyorlardı.Bu motivasyon büyük olasılıkla Hz. Muhammed’in bir hadisine dayanmaktadır.Buna göre ,bır musluman hayatta üç şeyi basarırsa öldükten sonra dahi sevap kazanır: insanlara yararlı bilgi ,arkasından dua eden dini butun cocuklar ve yuregınde hayırseverlık.Vakıfların bu üç kosulu da bırlestırdıgı ıddıa edılmıstır.Dolayısıyla ,vakıfkurmak ahırette kurtulus elde etmenın bır aracı olarak gorulmus ve Muslumanları sasırtıcı sayıda sosyal ıhtıyaca cevap vermek uzere bırbırınden olabıdıgınce farklı vakıflar kurmaya ıtmıstır.



Vakıf kurmak için bir diğer gerekçe , mülkiyet haklarının korunmasıydı.Klasık donem boyunca ,Osmanlı elitleri tam anlamıyla mülkiyet hakkına sahip olmamıs ve müsadere tehlikesi ile karsı karsıya kalmıstır.Devlet müsaderesi ancak 1830larda Tanzimat reformları ile sona ermiştir.O zamana dek ,yönetici elitin bir üyesi mülkünü ancak vakfa dönüştürerek ,yani Allah’ın mülkiyetine geçirerek koruyabilirdi.Bir mülkün Allah’ın mülküne dönüstürülebilmesi için ,olmazsa olmaz şart ise özel mülk statüsünde olmasıydı.Son olarak sosyal prestij kazanmakta bir diğer motivasyondu.




Vakıflar ,birkaç farlı şekilde sınıflandırılabilir.Bunların biri bağışın tipine göredir;yani vakfın malvarlığının gayrimenkul veya menkul olmasıdır.İlki oldukça basittir ve kira getiren bir mülkün bağışlanması içerir.Vakfolunan mülkten elde edilen yıllık kira geliri gayrimenkul vakfının belirlenen amacını finanse eder.Önemli miktarda yıllık gelir getiren böylesi bir malvarlığına sahip bir vakıf ,yüzyıllar boyu işlevini sürdürebilir.



Sadece nakit sermaye ile de vakıf kurmak mümkündür.Bu tür vakıflar para vakıfları adıyla adlandırılıyorlardı ve Anadolu ile Rumeli gibi Türklerin yoğun oldukları Osmanlı bölgelerinde çok popülerlerdi.Bu durumda bağışlanan nakit yatırıma dönüştürülüyor ve elde edilen gelir vakfın belirlenen amaçlarına akıtılıyordu.Yıllık gelirin bir kısmı ,enflasyona karşı koruma amacıyla ,esas sermayeye ekleniyordu.Bursa’daki para vakıflarının yaklaşık %20 sinin bir yüzyıldan fazla hayatta kaldığı gözlemlenmiştir. Para vakıflarının gayrimenkul vakıflarına göre göreceli dayanıklılığını incelemek ilginç olurdu,ancak böyle bir araştırma henüz yapılmamıştır.



Bir diğer kategorilendirme yönetime göredir; yani, yönetim işlevinin asıl kurucu ve onun vasileri tarafından mı , yoksa devlet tarafından mı yürütüldüğüne göredir.ikincisi ile,kurucu ve vekillerin artık hayatta olmadığı ve vakfın devlet tarafından ele alınıp ,idare edildiği vakıflar kastedilmektedir.Cumhuriyet Türkiyesi’nde hayatta kalan vakıfların coğu ikinci türdedir.Bunlar arasında gayrimüslim vakıfları başka bir kategori oluşturur.1974 yılında bu vakıfların mülkleinin çoğuna Vakıflar Genel Müdürlüğü taraından el konlmuş,ancak bu , vakıflar ve VGM arasında hala süregiden hukuki bir sürece yol açmıştır.



A.NAKİT VAKIFLARI


Bu kategoriler arasında herhalde en önemlisi para vakıflarıdır.para vakıflarının kurulması ve yaygınlaşması ,Osmanlı İmparatorluğu’nda tam olarak sorunsuz olmamıştır.Bu vakıflara karşı birkaç sebepten dolayı güçlü bir muhalefet oluşturmuştur.tartışmanın bir yüzyıldan fazla sürdüğünü ve en sonunda Şeyhülislam Ebussuud Efendi tarafından verilen bir fetva ile izin verilen ve farklı Osmanlı sultanları tarafından onaylanan para vakıflarının ,muhalefete rağmen yaygınlaştığını söylemekle yetinelim.Para vakıflarının Osmanlı İmparatorluğu’nda hayatta kalması İslam dünyasının diğer yerlerinde de benimsenip yaygınlaşmalarına da yol açtı.Hindistan Müslümanlarının önderliğinde ,bugün önce Hindistan ve Pakistan ,ayrıca İran,Mısır ve Lübnan gibi pek çok başka İslam ülkesinde de yasal kabul edildiler.Uzak Doğu’daki Malezya’da bile,nakit fonlar ve banka hesaplarıyla vakıf kurmak mümkündür.



Bir para vakfının işleyişi şöyledir: maddi açıdan iyi durumda bir kişi belli bir amaç için nakit vakfedince ve bunu yerel kadıya kaydettirince vakıf kurulmuş olur.Vakfedilen nakit daha sonra ipotek olarak evlerini gösteren kimi kişilere kredi olarak borç verilir.Bu borçlulardan herhangi birine bakarsak ,borçlunun evinin mülkiyetinin geçici olarak para vakfına devredildiğini görüyoruz.Borçlu borcunu geri ödediğinde ,mülkiyet ona geri dönerdi.



Osmanlı para vakıflarının bir diğer başarısızlığı yatırım portföyleriyle ilgilidir.Kurucularının risk almayışlarının yüzünden ,bu vakıfların sadece kaya sağlamlığında bir ipotek ile tüketim sermayesi sağladıkları iddia edilmiştir.



İster tüketim ister girişimci kredisi şeklinde kullanılsın ,bu tür yatırımlardan elde edilen getiriler vakfın asıl amacı için harcanmaktaydı.1585 te Bursa para vakıflarının toplam harcamalarının %40 ı eğitime ayrılmışken ,bu yüzdenin üç yüzyıl sonra 1823te %7 ye düştüğü gösterilmiştir.Fonlar yoksulları desteklemeye yönlendirilmiştir.Gerçektende 1667de Bursa daki toplam vakıf harcamalarının ancak çok cüzi bir kısmı yoksullara aş olarak ayrılmışken ,bu oran 1823de %20 ye çıkmıştır.bu karşılaştırmalar kendi başlarına ilginç olmakla beraber ,bunun sadece Bursa’daki sosyal değerler açısından bir değişimi yansıttığının bilincinde olmalıyız.Daha genel sonuçlara varmadan önce ,böyle uzun dönemli dinamik incelemelerin başka Osmanlı şehirleri içinde yapılması gerekmektedir.



B.GAYRİMENKUL – EMLAK VAKIFLARI


Emlak vakıfları daha basit işlemekteydi.Sermayelerinin ya dükkanlar ,hamamlar yada baksa tür kira oluşturan emlak olduğu şehir merkezlerinde ,yada ekilebilir arazi şeklinde olduğu kırsal alanlarda vakfedilirdi.ikinci durumda,söz konusu arazi ortakçılık ile işletilirdi.



Sık sık çıkan yangınlar ve yıkıcı depremler şehir merkezlerindeki emlak vakıfları için önemli bir tehlike oluşturuyordu.Böyle bir durumda vakıf işlemez duruma geliyordu.bulunan çözüme İCATEYN deniyordu.İCATEYN çift kira demekti.bu sistemde bir felaket durumunda ,kiracı muaccele adı verilen ve binayı tamir etmeye yetecek büyüklükte toplu bir para ödüyor ve aynı zamanda vakfa düzenli olarak yıllık kirasını ödemeyede devam ediyordu.



Kırsal vakıflara gelince ,bunların karşılaştıkları en önemli sorun meşruiyete dairdi.Herhangi bir vakfın olmazsa olmaz şartı,esas sermayesinin özel mülk statüsünde olmasıdır.Ekilebilir toprakların %90 ının devlet kontrolünde olduğu Osmanlı İmparatorluğunda bu doğal olarak aşılması zor bir sorun oluşturuyordu. Çünkü ; devlet mülkiyetinde olan topraklar ,özel kişiler tarafından vakfedilemez.



Vakıfların 19.yüzyılda karşı karsıya kaldıkları saldırı ,öncekilerden farklıdır.Çünkü vakıflar aslen devlet tarafından tahammül gösterilen ve merkezileşme –ademi merkezileştirme dalgalarına kapılan rakip ara gruplar arasındayken ,19.yüzyılda diğer grup ve kurumlarla beraber ,tamamıyla merkezi devletin iradesi altına alındılar.Bu yüzden 19.yy merkezileşmesini başka bir ademi merkeziyetçilik izlemedi.Bu olay sadece Osmanlı İmparatorluğunda değil 16.yy dan beri Avrupa devletlerinde de böyleydi.



Bu dönemde batılı sömürgeciler ,kontrol ettikleri ülkelerde arazi sahibi olmak istiyorlardı.Vakıf toprakları satılıp alınamadığı için,kurum,sömürgeci hırslar önündeki en büyük engel olarak ortaya çıktı.Osmanlı iki yönden baskı altındaydı:bir yandan devletler arası rekabet ve onun hep artan finansal talepleri tarafından ezildiğinden ,gelire muhtaçtı ve diğer yandan Batı,Fransız devrimi öncesinde ve sonrasında gelişmiş olan kendi değerlerinı kabul ettirmek için yılmaz bir baskı uygulamaktaydı. Osmanlı sultanları,bu baskıya dayanamamış ve merkezileşme politikasını benimsemişlerdir.



2.Abdülhamid tarafından İslam dini kuruluşların merkezi kontrolüne verilen önem ,bu kurumlara harcanan miktarda açıkça yansımaktadır.Bu miktar toplam harcamaların %58.96 sını oluştururken ,arkasından okullar %8.21, yollar ve köprüler gibi alt yapı yatırımları%7.29, yoksul yardımı%4.89 ve felaket yardımları%2.62 geliyordu.



Bu merkezileşme politikalarının etkisi vakıf sayılarından açıkça görülebilir.18.yy da Osmanlı İmparatorluğunda yaklaşık 20.000 vakıf varken Cumhuriyet e miras kalanların sayısı sadece 5859 taneydi. Vakıf sayısındaki bu çarpıcı düşüşün , genel bir ekonomik kriz değil, devlet politikaları tarafından biçimlenen kurumsal çerçevede yaşanan bir değişim yüzünden olduğunu iddia etmek mümkündür.Cumhuriyet ile birlikte, merkezileşme politikası devam etti ve eğitimle ilgili tüm vakıfların gelir ve malvarlıkları eğitim bakanlığına devredildi.Icareteyn sistemindeki eski kiracılar,vakıf emlakının ortak sahipleri yapıldılar ve Cumhuriyet devleti tarafından vakfın emlakını satın almak için güçlü bir şekilde desteklendiler. Vakıf mülkiyet haklarında asıl dramatik dönüşüm ise 1954 yılında tüm Osmanlı para vakıflarının dağıtılarak el konulan sermayeleri ile Vakıflar Bankası nın kurulması olayında yaşandı.



Bu gelişmelerin cumhuriyet filantropisi üzerindeki etkileri açıktır: Önce Osmanlı, sonra da Cumhuriyet tarafından vakıf sistemi üzerinde artan baskılar ve ademi merkezi klasik filantropiden hizmetlerin devlet tarafından sağlanmasına olan dönüşüm, sosyal düzenin sorumluluğunun devletten beklenmesi neticesini doğurdu.Kimi İslam ülkeleri ve esas olarak Mısır , devrim öncesi İran ve Pakistan da benzer politikalar izleyerek, Birinci Dünya Savaşı sonrasında kendi vakıf sistemlerini yıktılar. Bu politikaların gerçek sonuçlarının anlaşılması için, vakıf sisteminin ekonomiye katkısının tüm boyutlarıyla anlaşılması gerekmektedir.



Fırsat Maliyetleri, Vergi Muafiyetleri Ve Vakıf Sisteminin Diğer Avantajları



Vakıflar tarafından sağlanan hizmetlerin toplam maliyetlerinin hesaplanması gayet zordur. Çünkü fırsat maliyetlerinin de göz önüne alınması gerekir . Burada iki ayrı tip fırsat maliyeti vardır.Birincisi devletin vergi gelirlerinin,sağladıkları hizmetler göz önüne alınarak vakıflara aktarılması ve ikincisi , vakıflara tanınan vergi muafiyeti.1530-1540 döneminde Batı Anadolu da , toplam vergi gelirlerinin yaklaşık %17 si vakıflara ayrılmıştır .Bu oran diğer vilayetlerde %5 ile %16 arasında değişiyordu.İkinci durumda ise , vakfedilen kaynaklara yarattıkları hizmete göre vergi muafiyeti veriliyordu.Dolayısıyla vakfedilen her kaynak için , devlet iki tür fırsat maliyeti ile karşılaşmaktaydı.Sonuç olarak, kaçırılan vergi gelirleri şeklindeki büyük fırsat maliyetleri , vakıfların elindeki büyük boyuttaki malvarlığı ile birleştiğinde, devleti ölçüsüz tahrik etmiş olmalıdır.Vakıfların hizmet sektörünün finansal ihtiyaçlarının çoğunu karşılamasıyla, devlet harcamalarında büyük bir azalma olacak, bu da bütçe açığının küçülmesine yol açacak, böylece devletin borçlanma ihtiyacı düşecek ve kalabalıklaştırma etkisi kısılarak, özel girişimcilik ve büyüme önündeki temel engel olan faiz oranlarının düşmesi sağlanacaktır.



Vakıfların bir diğer çok önemli işlevi daha vardır.Vakıf sadece devlet harcamalarını azaltmaya ve dolayısıyla faiz oranlarının düşmesine ve büyümenin önünün açılmasına yardımcı olmakla kalmaz,ekonomik kalkınmanın başka bir hedefini ,ekonomide gelirlerin daha iyi dağılmasını da sağlar.Ayrıca gelir dağılımındaki bu iyileşme ,esas olarak gönüllü bağışlarla sağlanmış olur ve vergi ihtiyacı azalır.



Kaynakların çoğu Osmanlı vakıf sisteminim çok yaygın olduğu konusunda uzlaşmaktadır.19.ve 20.yy çalışmaları ,genelde vakıf mülklerinin toplam bina ve ekilebilir arazilerin dörtte üçünü oluşturduğu tahmin edilmektedir.



Bir vakıf kurarak ,İslam hukuku ile ilişkilendirilen aşırı arazi parçalanmasını engellemek de mümkündür.Kurucu herhangi bir kişiyi yararlanıcı olarak belirleyebilir ve böylece zenginliğini tercih ettiği varisine bırakabilirdi. ayrıca,tüm mülkünü sağlığı yerindeyken vakfedebilirdi.Son olarak ,bir aile vakfı kurarak kurucu ,ailesinin gelecek nesiller boyunca iyi bakılmasını sağlayabiliyordu.



Vakıf Çeşitleri



Hayır sahipleri neler yaptırmışlardır? Akla gelen her şey: Cami, mescid, külliye, medrese, mektep, çeşme, sebil, selsebil, şadırvan, yalak, fıskıye, havuz, kuyu, kaplıca, hamam, çifte hamam, ılıca, hela, yol, köprü, kervansaray, imaret, hastane, kütüphane, namazgah, musallâ, gasilhane, tekke, ribat, zaviye, hücre, dergâh, türbe, künbed, çarşı, pazar, han, bahçe, tarh, lağım, kışla, kale, hisar-beçe, palanka, burç, hendek, tabya, kaldırım, sokak, park, bulvar, miskinhane, kalenderhane, darülkura, darülhuffâz, dârülhadis, muvakkıthane, liman, fener, deniz feneri, yunak (çamaşırhane), yağhane, mumhane, şekerhane, demirhane, dökümhane, fırın, tezgâh, mezbaha, tophane, güllehane, şişhane, ahır, hara, dershane, tımarhane, dârüşşifâ, nişangâh, fetvâhane, menzilhane, nişantaşı, sâyebân, kameriyye, çardak, suyolu, sarnıç, tâbhane (prevantoryum), müftihane, mahkeme, sığınak, kabristan, köşk, konak, saray, sâhilsaray, yalı, ev, meşrûtahane, liman, iskele, kahvehane, bozahane, şırahane, kıraathane, eczahane, mahzen, cedvel (kanal) ve daha pek çok şey...



Bunların bir kısmı hayır eseri, bir kısmı da hayır eserlerine gelir sağlayan vakıf mülk olarak yaptırılıyordu. Her birinin çeşitleri de vardı.



Hastaneler


Hastaneler yalnız, yatan hastalara mahsus değildi. Ayakta tedavi de yapılırdı. Her gelen hastanın tedavisi yapılır ve fakir olduğunu beyan edenlere (başkaca bir vesika falan istenmezdi) bedava ilaç verilirdi. İstanbul, Edirne gibi büyük şehir hastaneleri aynı zamanda hekimlerin ihtisas yeri idi. Hekimler burada, her dalda ihtisas yaparlardı. Umumî ve yalnız bir tip hastalığa mahsus olanları dünyaca ünlüdür. 1451'de kurulan Edirne ve 1514'te kurulan Karacaahmed (İstanbul) cüzzam hastaneleri de tıp literatüründe ünlüdür. Zira XIX. asırdan önce cüzzamlılar, Avrupa'da hastaneye alınmıyor, ıssız yerlere sürülüp kaderlerine terk ediliyorlardı. Dışarıdan ayak üstü tedavi ve ilaç almak için gelenler, sabahtan öğleye kadar kabul ediliyorlardı. Öğleden sonra, yalnız yatan hastalarla uğraşılıyordu. Hastaneler bir iki istisna ile yalnız müslümanlar için değildi, "Allah'ın kulları olan bütün beşeriyete" açıktı. Batı'daki hastaneler ise yalnız ülkenin mezhebindeki mezhepten hasta kabul ederdi.



150 ilâ 300 hasta tedavi edebilen hastaneler vardır. Bir kaçı, hem müslüman, hem hristiyan hastayı, ayırmaksızın kabul eder. Kadınlara mahsus hastaneler de vardır. Bazı hastanelerde de kadınlara mahsus kısımlar bulunur ve bunlar, mutlak şekilde erkek hastalara ait kısımdan ayrılmıştır. Kadın hastalar, mutlaka kadın hastabakıcılar tarafından bakılır. Hekim olmayan hastane mensubu, kadın hastanın yanına bile yaklaşamaz.



Daha 1396'da Schiltberger, Bursa'da her dînden hasta kabul eden 8 hastane bulunduğunu yazmaktadır. Bundan tam bir asır sonra da Cantacasin (s.204), Sultanmehmed (Fatih) hastanesi'ni anlatırken, Müslüman, Hristiyan ve Yahudi hasta kabul eden, hastalarına çok büyük ihtimamla bakan, fevkalâde büyük geliri olan bir müessese olduğunu söyler.



İmâretler


Çok büyük bir sosyal yardım müessesesi imâretti. İçlerinde hayret uyandıracak derecede muazzam olanları varı. Nisbeten küçük bir müessese olan I. Sultan Murad'ın İznik'teki İmârethanesi bile, günde 2000 muhtaca yemek dağıtıyordu.



İstanbul'da II.Bayezid İmâreti, günde 1000 muhtaca iki öğün yemek dağıtıyordu (Sarrâf Hovennesyan, v 72; İnciciyan tercümesi, 135, not 2). Kânûni'nin yaptırdığı Süleymâniye İmâreti'nde ise, medresenin 600 softası ve hastalar dışında sayısız muhtaca yemek veriliyordu (Hovennesyan, v. 68; İnciciyan, 135, n.3). Bu imâret, bir büyük mutfakla üç yemek salonundan ibaretti. Arka tarafta, yolcuların hayvanları için bir ahır vardı ve burada da yolcuların hayvanları bedava yiyip tımar ediliyordu. Fakat bir yolcu, bu şekilde ancak üç gün ve tabiatiyla tamamen bedava misafir ediliyordu. Misafir yolcuların beş kişisi bir sofraya alınıyor ve her öğünde böyle 40 sofra kuruluyordu. Demek ki yalnız yolcu sıfatıyla günde 200 kişi yemek yiyordu. Her yolcuya günde 50 dirhem bal, misafirin hayvanına günde bir şinik arpa veriliyordu. Padişahın vakıf şartı böyleydi.



Vakıflar ve Sosyal Yardım



D'Ohsson (II,460-1) şöyle diyor: "İmâretlerde fakirlere her öğün bir ekmek, bir tabak dolusu koyun eti ve bir tabak dolusu sebze verilmektedir. Fakir olarak tanınmış ailelere ayrıca günde 3 ilâ 6 akça nakdî yardım yapılıyordu."



Fatih imâret ve kervansarayında her şeyin mükemmel ve bedava olduğunu, orada yalnız fakirlere değil, kibar yolcuları da gözleriyle gördüğünü nakleder.



II.Murat'ın 1436'da yaptırdığı Edirne'deki Muradiye İmâreti için 436718 akça gelir getiren vakıflar temin etmişti.



1611 yılı haziranında Polonyalı Simeon, Edirne'ye gelmiştir. "İstanbul-Edirne yolunun iki tarafı kâmilen kaldırım döşelidir". Her konakta hanlar, hastaneler, kervansaraylar, hamamlar vardır. Her menzildeki imâretlerde yolculara günde iki öğün bedava pilav, yahni (et), zerde ve iki fodla(ekmek) verilmektedir. Hayvanlar aynı şekilde bedava bırakılmaktadır. Kervan, bin kişilik olsa gene aynı ihtimam gösterilmektedir.



XV. asrın ilk yıllarında Bursa'da 7 imâret vardı. Alman gezgini Schiltberger'e göre bu imârette "Hristiyan, Mûsevî veya putperest olmasına bakılmaksızın, her yoksul, yiyip içebiliyordu." (Telfer nş., s. 404). Bu yazar, Bursa'nın 1400 yıllarında, Yıldırım Bayezid devrinde, Osmanlı taht şehri Edirne'ye nakledilmeden hemen önceki yıllarda, Bursa nüfusunu 200000 olarak vermektedir.



Kervansaraylar


Çok büyük hayır müessesesi olduğu kadar, ticareti ayakta ve yolları canlı tutan bir kuruluş, kervansaraylardır.



Kervansarayların daha mütevazı olanlarına "han" denilmektedir. (Vakıf olmayan yolcu hanları yani bugünkü oteller ve şehirlerdeki ticaret hanları ile karıştırılmamalıdır.) Han ve kervansarayların ekserisinin vakıfnâmesinde, yolcuların, hayvanları ile beraber, üç gün misafir edileceği, yedirilip içirileceği şartı vardır.







Kesikköprü Kervansarayı:
(Cacabey Hanı) Kırşehir’in 23 km. güneyindeki Kesikköprü köyünde bulunan kervansaray ile yanındaki köprü, 1248 yılında Anadolu Selçuklu Devleti’nin Kırşehir Emiri Nurettin Caca tarafından yaptırılmıştır. İki ayrı renkli taştan yapılmış olan taç kapısı, taş işçiliği ile dikkati çekmektedir.



Bunlar, mimari bakımından da çok büyük sanat eseri olan muhteşem yapılardır. Sir Paul Ricaut (II,495): "Türkler'in bu binaları, son derece muhteşem yapılardır ve Türk eyaletlerinde pek çoktur." der. Havza gibi mütevazı bir kasabada (Doğu Trakya) böyle iki vakıf hanı vardı, yolcular bedava ağırlanırlardı. Çok büyük gelirli vakıflar tahsis edilmişti. Gelirleri ekseriya artardı. Meselâ Çatalburgaz'da İstanbul-Edirne yolu üzerinde Mustafa Paşa Kervansarayı'nın yıllık gelir fazlası ile haftada bir gün, civar köylere bedava yemek dağıtılıyordu.







Niğde Öküz Mehmet Pasa Kervansarayı



"Anadolu'ya yollar üzerinde her fersahta kervansaray vardır. Bunlar, başka ülkelerde hiç görülmeyen hayır müesseselerdir." Daha XIII. asırda birinci imparatorluk Türkiyesi'nde, üç saatlik mesafeye bir kervansaray kondurulmuştu ve bu Selçukoğulları'nın eseriydi, başka ülkelerde yoktu.Türbeler

Türbelerin bakımı için de vakıflar yapılmış olması tabiîdir. Bunların en muazzamı Eyüp Türbesi idi. 10 türbedar, 72 hafız olmak üzere türbenin hizmetinde 117 kişi bulunuyordu. (T. Öz, İstanbul camileri, I, 55). Zira dünya müslümanlarının büyük ziyaret yerlerinden biriydi ve her gün binlerce ziyaretçisi bitip tükenmek bilmezdi. Avlusundaki binlerce leylek ve güvercinin beslenmesi için de tertibat alınmıştı. (Şimdi leylek çok azalmıştır.)



Çok ziyaret edilen ikinci türbe, Fatih Türbesi idi. Dindarâne bir titizlikle bakılırdı. 12 daimî hizmetkârı vardı. Ayrıca 90 kadar hafız, her biri günde 16 dakika Kur'ân okumak üzere her gün münâvebe ile türbeye gelirdi. Bu suretle 1481'den 1924'e kadar 443 yıl boyunca, Fatih'in başucunda, bir dakika olsun Allah kelamı eksik olmamıştır.



Su Vakıfları


Son derece sevap sayılan vakıflardan biri, su vakıfları idi. Her taraftan su akardı. Bazı camilerde -abdest almak için- yaz kış sıcak su akması, o caminin vakıfnâmesi icabı idi.



Su vakıflarının en büyük masraflıları şüphesiz suyolları ve barajlardır. Su bulunan bir yerden, nüfusu kalabalık bir iskân mahalline su vermektir. Meselâ Kânûnî, Mekke'ye bol su getirtmiş ve Harem-i Şerif'i 360 kubbe ile örttürmüştü.



Sonuçlar



Sonuç olarak, Osmanlı vakıf sisteminin mirası, Türkiye deki filantropik uygulamaların bugününü de, kurumsal tasarımdaki belli bazı değişikliklerle de olsa etkilemeye devam etmektedir.Vakıfların İslam dünyasında ilk sivil toplum kuruluşu unsuru oldukları iddia edilebilir;dolayısıyla bunların altının oyulması ,canlı ve özgür bir sivil toplumun kritik önemde olduğu demokrasi mücadelesine yarar değil ancak zarar verecektir.
editor isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsor Reklam
Cevapla

Etiketler
devletinde, osmanli, sistemi, vakif

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Osmanlıda Devşirme Sistemi, Devşirme Sistemi nedir, Osmanlı Devşirme Sistemi eymen33 Tarih ve İnkilap Ders Notları 0 02-04-2014 07:06 PM
Osmanlı Devleti'nde Eğitim Öğretim Sistemi Nasıldır eymen33 Sosyal Bilgiler Ders Notları 0 06-08-2013 07:12 PM
Osmanlı Devleti - Dönemler - Osmanlı Padişahları - Devlet Teşkilatı eymen33 Sosyal Bilgiler Ders Notları 0 06-08-2013 04:18 PM
Osmanlı Devleti'nde Tımar Sistemi editor Tarih ve İnkilap Ders Notları 0 04-02-2010 04:08 AM
19. Yüzyılda Osmanlı Devleti editor Tarih ve İnkilap Ders Notları 0 03-29-2010 04:41 AM


Yazılı Soruları-Soru Bankası-Yaprak Test-Ders Notu-Konu Anlatımı-Proje Ödevi- Performans Görevi-Zümre Tutanakları-Yıllık Plan-Etkinlikler, Çalışma Yaprakları Tüm Zamanlar GMT +6 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 10:59 PM.


Eğitim ve Ögretim